Bizi Artık Kim İkna Ediyor?

Yapay Zekâ, Güven, Simmel ve Gerçekliğin Yeni Sosyolojisi

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu

Bir zamanlar bilgiye ulaşmanın asıl problemi bilginin kıtlığıydı.

Bir şeyi öğrenmek için kitap bulmak gerekiyordu. Bir uzmana ulaşmak gerekiyordu. Bir kütüphaneye gitmek, bir öğretmene sormak, bir doktorla görüşmek, bir gazeteyi beklemek gerekiyordu.

Bugün problem neredeyse tersine döndü.

Bilgi yokluğundan değil, cevap bolluğundan söz ediyoruz.

Bir soru soruyoruz.

Saniyeler içinde cevap geliyor.

Bir tane değil.

On tane.

Yüz tane.

Üstelik bunlardan biri artık bize yalnızca bilgi vermiyor.

Bizimle konuşuyor.

Bizi dinliyormuş gibi davranıyor.

Ne demek istediğimizi anlamaya çalışıyor.

Yanlış ifade ettiğimiz cümleyi düzeltiyor.

Üslubumuza uyum sağlıyor.

Bazen bizi cesaretlendiriyor.

Bazen itiraz ediyor.

Bazen bir arkadaş gibi, bazen öğretmen gibi, bazen uzman gibi cevap veriyor.

Yapay zekâ ile yaşadığımız asıl dönüşüm belki de burada başlıyor.

Çünkü mesele yalnızca makinelerin daha fazla şey bilmesi değil.

İnsanların makinelerin söylediklerine giderek daha fazla güvenmeye başlaması.

2026’da yayımlanan çalışmalar tam da bu noktaya yoğunlaşıyor: araştırmacılar artık yalnızca insanların yapay zekâyı kullanıp kullanmadığını değil, güvenlerini nasıl ayarladıklarını ve bu güvenin mevcut toplumsal ve kurumsal güven yapılarıyla nasıl ilişkili olduğunu inceliyor.

Benim için sosyolojik soru bu nedenle şudur:

Bir makinenin söylediğine inanmaya başladığımız anda teknoloji mi değişmiştir, yoksa otorite anlayışımız mı?


Eskiden Otoritenin Bir Yüzü Vardı

Max Weber’in dünyasında otoritenin kaynaklarını ayırt etmek mümkündü.

Gelenek vardı.

Karizma vardı.

Yasal-rasyonel otorite vardı.

Doktora güvenirdik çünkü uzmanlık sistemi onu yetkilendirmişti.

Profesöre güvenirdik çünkü akademik kurum ona belirli bir bilgi otoritesi vermişti.

Hakime güvenin kaynağı hukuktu.

Gazeteciye güvenin arkasında mesleki kurum ve kamusal sorumluluk bulunuyordu.

Elbette bunların hiçbiri kusursuz değildi.

Fakat otoritenin kaynağı az çok görülebiliyordu.

Bugün karşımıza daha tuhaf bir otorite biçimi çıkıyor.

Diploması yok.

Mesleği yok.

Bir toplumsal statüsü yok.

Kendi adına hukuki sorumluluk taşımıyor.

Ama çok geniş bir bilgi alanında konuşuyor.

Üstelik çoğu zaman son derece kendinden emin konuşuyor.

İşte burada yeni bir otorite türünün ortaya çıkmakta olabileceğini düşünüyorum:

Aracı otorite.

Yapay zekânın gücü her zaman bilginin ilk kaynağı olmasından gelmiyor.

Tam tersine, çoğu zaman başka kaynaklardan gelen bilgiyi bizim için seçiyor, düzenliyor, özetliyor, açıklıyor ve anlamlı bir bütün hâline getiriyor.

Biz çoğu zaman ilk kaynağa ulaşmıyoruz.

Aracının bize sunduğu dünyayla yetiniyoruz.

Ve bazen aracı, kaynaktan daha görünür hâle geliyor.


Georg Simmel Bugünü Görseydi Ne Söylerdi?

Tam burada Georg Simmel’e dönmek istiyorum.

Simmel modern hayatı anlamaya çalışırken büyük şehrin insan üzerinde yarattığı sürekli uyarılma hâline dikkat çekmişti.

Kalabalıklar.

Sesler.

Reklamlar.

Para ilişkileri.

Yabancılar.

Hız.

Modern bireyin zihni sürekli yeni uyaranlarla karşılaşıyordu.

Simmel’e göre insan bu yoğunluk karşısında kendisini korumak zorundaydı.

Ve bunun sonuçlarından biri meşhur blasé tavırdı.

Her şeye maruz kaldığı için hiçbir şeye tam olarak şaşırmayan insan.

Her şeyi gören ama giderek daha az tepki veren insan.

Bugün Simmel’in büyük şehrini cebimizde taşıyor olabilir miyiz?

Sabah kalkıyoruz.

Mesajlar.

Haberler.

Videolar.

Bildirimler.

E-postalar.

Reklamlar.

Sosyal medya.

Deepfake görüntüler.

Yapay zekâ tarafından üretilmiş metinler.

Gerçek fotoğraflar.

Sahte fotoğraflar.

Analizler.

Yorumlar.

Ve bitmeyen cevaplar.

Sorun artık yalnızca bilgi bombardımanına uğramamız değil.

Gerçeklik bombardımanına uğruyoruz.

Bir süre sonra insanın her görüntünün doğru olup olmadığını kontrol etmesi, her haberin kaynağına gitmesi, her cevabın referanslarını incelemesi neredeyse imkânsız hâle geliyor.

Ve Simmelci anlamda yeni bir blasé tavır doğabilir:

“Her şey mümkün.”

“Kim bilir hangisi doğru?”

“Zaten hepsi manipülasyon.”

Belki yapay zekâ çağının en büyük toplumsal tehlikelerinden biri insanların yanlış bilgiye inanması bile değildir.

Daha derin bir tehlike vardır:

İnsanların doğru ile yanlış arasındaki ayrımı önemsemekten yorulması.

Bu çok daha ağır bir sonuçtur.

Çünkü yalanın karşıtı yalnızca doğru değildir.

Bazen yalanın en büyük başarısı, insanı hakikatin bulunabileceğine dair inancından vazgeçirmektir.


Akıcı Olan Doğru mudur?

Yapay zekâ ile ilişkimizde başka bir tuhaflık daha var.

İnsan zihni düzgün anlatılan şeyi daha ikna edici bulmaya yatkındır.

Bir cümle berraksa…

Bir açıklama tutarlıysa…

Cevap hızlı geliyorsa…

Bizim dilimize uyuyorsa…

Ve karşımızdaki sistem ne demek istediğimizi anlayıp hemen karşılık veriyorsa…

doğruluk ile ikna edicilik birbirine karışabilir.

Bu nedenle yapay zekâ çağında yeni bir epistemolojik problem ortaya çıkıyor:

Akıcılığı doğrulukla karıştırmak.

Son derece düzgün kurulmuş bir cevap yanlış olabilir.

Eksik olabilir.

Bağlamı kaçırabilir.

Olmayan kaynakları varmış gibi sunabilir.

Avustralya’da 2026’da parlamento süreçlerine verilen bazı başvurularda yapay zekâ tarafından üretilmiş, gerçekte bulunmayan araştırma ve kaynakların yer alması bunun ne kadar somut bir mesele hâline geldiğini gösteriyor.

Fakat burada beni asıl ilgilendiren teknoloji hatası değil.

İnsanın tepkisi.

Çünkü cevap yeterince profesyonel görünüyorsa onu sorgulama eşiğimiz düşebilir.

Eskiden “Bunu kim söyledi?” diye soruyorduk.

Şimdi giderek “Bu mantıklı geliyor mu?” diye soruyoruz.

İkisi aynı şey değildir.


Simmel’in “Yabancısı” ve Yapay Zekâ

Simmel’in sosyolojiye bıraktığı en güçlü figürlerden biri yabancıdır.

Yabancı, grubun tamamen dışında değildir.

İçeridedir.

Ama tam olarak içeriden de değildir.

Yakındır.

Ama aynı zamanda uzaktır.

Bu yakınlık ve mesafenin aynı anda bulunması Simmel’in yabancısını sosyolojik olarak ilginç kılar.

Yapay zekâ ile ilişkimizin de giderek böyle bir yapıya benzediğini düşünüyorum.

AI bize çok yakın.

Telefonumuzda.

Bilgisayarımızda.

Günün herhangi bir saatinde ulaşabiliyoruz.

Bazen başka bir insana söylemeye çekinebileceğimiz şeyi ona yazabiliyoruz.

Sorularımızı biliyor.

Önceki konuşmanın bağlamını takip edebiliyor.

Bizim dilimize uyum sağlayabiliyor.

Fakat bütün bu yakınlığa rağmen son derece uzak.

Bir çocukluğu yok.

Bir toplumsal sınıfı yok.

Bir beden deneyimi yok.

Bir ölüm korkusu yok.

Bizim gibi yaşamadı.

Bizim gibi utanmadı.

Bizim gibi kaybetmedi.

Ve yine de bizimle bunların hepsi hakkında konuşabiliyor.

Bu yüzden yapay zekâ belki de modern dönemin en tuhaf “yabancısı” olacaktır:

Hayatımıza en fazla yaklaşan ama insan deneyimine en uzak aktörlerden biri.

Bu sosyolojik paradoks önemlidir.

Çünkü tarih boyunca güven büyük ölçüde sosyal ilişki içerisinden üretilmiştir.

Birini tanırız.

Davranışını gözlemleriz.

Geçmişini biliriz.

İtibarını biliriz.

Sonra ona belirli ölçüde güveniriz.

Yapay zekâda ise ilişki tersine dönebilir.

Onu tanımadan güvenebiliriz.

Çünkü bize kendisini güvenilir hissettirecek biçimde konuşur.


Güven Neden Bu Kadar Önemli?

Niklas Luhmann güveni toplumsal karmaşıklığı azaltmanın mekanizmalarından biri olarak görüyordu.

Aslında hepimiz bunu gündelik hayatımızda yapıyoruz.

Arabaya binerken fren sistemini kontrol etmiyoruz.

Uçağa binerken pilotun bütün belgelerini istemiyoruz.

Doktorun verdiği ilacın kimyasal analizini kendimiz yapmıyoruz.

Toplum ancak belirli miktarda güven olduğu için işleyebiliyor.

Her şeyi kendimiz doğrulamak zorunda kalsaydık hiçbir şey yapamazdık.

Yapay zekâ burada müthiş bir vaat sunuyor:

Karmaşıklığı bizim için azaltıyor.

Bin sayfalık belgeyi özetliyor.

Bir hukuk metnini açıklıyor.

Bir hastalık hakkında bilgi veriyor.

Bir makaleyi sadeleştiriyor.

Bir konunun iki tarafını karşılaştırıyor.

Bu yüzden kullanıyoruz.

Fakat aynı özellik bir risk de üretiyor.

Çünkü karmaşıklığı azaltan sisteme duyduğumuz güven arttıkça, sistemin bizi yönlendirme kapasitesi de artıyor.

O hâlde geleceğin sorusu yapay zekâya güvenip güvenmeyeceğimiz değildir.

Zaten belirli ölçüde güveneceğiz.

Asıl soru:

Ne kadar güveneceğimizi bilebilecek miyiz?

Araştırmacıların bugün “trust calibration”, yani güvenin doğru düzeyde ayarlanması üzerinde durmaları tam da bu nedenle önemlidir. Sorun sıfır güven ya da sınırsız güven değildir; sistemin gerçek kapasitesine uygun bir güven ilişkisinin kurulmasıdır.


Bir Gün Arkadaşımız Olursa?

Burada mesele daha da ilginçleşiyor.

Çünkü yapay zekâ yalnızca bir çalışma aracı olarak kullanılmıyor.

2026’da ABD’de yapılan bir araştırmada internet kullanan yetişkinlerin %27’sinin büyük dil modelleriyle sosyal etkileşim yaşadığı; bu kullanıcıların AI sistemleriyle bağlantı, güven ve kişisel yakınlık ilişkileri kurdukları bildirildi.

Bu yeni bir sosyolojik alan açıyor.

Bir insanın en yakın ilişkilerinden bazıları karşılıklılık taşımazsa ne olur?

Bir arkadaş bizi bazen dinlemez.

Bazen anlamaz.

Bazen itiraz eder.

Bazen yorgundur.

Bazen kendisini düşünür.

İnsan ilişkisinin zor tarafı tam da budur:

Karşımızdaki kişinin de bir iradesi vardır.

AI ise giderek kişiye uyum sağlayabilir.

Her an ulaşılabilir olabilir.

Sabırlı olabilir.

Bizi yarıda kesmeyebilir.

Ve tam burada çok küçük ama önemli bir toplumsal değişim başlayabilir:

İnsanların insanlardan beklediği ilişki standardı değişebilir.

Belki gelecekte yalnızca AI daha insana benzemeyecek.

İnsan ilişkilerinden beklentimiz de AI’ya benzeyecek.

Daha hızlı cevap.

Daha az çatışma.

Daha fazla kişiselleştirme.

Daha fazla onay.

Daha az bekleme.

Oysa toplum kusursuz uyumdan değil, farklı iradelerin karşılaşmasından doğar.

Simmel’in sosyolojisinde çatışma bile toplumsallaşmanın bir biçimidir.

İnsan ilişkilerindeki sürtünmenin tamamını ortadan kaldırırsak daha huzurlu mu oluruz?

Yoksa toplumsallığın kendisinden bir şey mi kaybederiz?

Bence önümüzdeki yılların çok önemli sorularından biri bu olacak.


Yapay Zekâ Yeni Bir Toplumsal Kurum mu?

Aile.

Eğitim.

Ekonomi.

Hukuk.

Siyaset.

Din.

Modern toplumun temel kurumlarından söz ederken bunları sayarız.

Yapay zekâyı aynı kategoriye koymak bugün için fazla iddialı olabilir.

Fakat başka bir ihtimal var.

AI doğrudan yeni bir kurum olmaktan çok, bütün kurumlarla birey arasına giren bir meta-aracı hâline gelebilir.

Hastanın doktoru anlamasına aracılık ediyor.

Öğrencinin öğretmenle ilişkisine giriyor.

Vatandaşın hukuku anlamasını sağlıyor.

Haberi yorumluyor.

Finansal kararları açıklıyor.

Kamusal hizmetleri yönlendiriyor.

Siyasi bilgiyi özetliyor.

Ve bazen insanın kendi duygularını anlamasına bile aracılık ediyor.

Bu durumda büyük dönüşüm şurada yaşanabilir:

Toplumsal kurumlarla doğrudan ilişki kurmak yerine, onları giderek yapay zekâ üzerinden deneyimlemeye başlayabiliriz.

Bir gün insanlar bir devlet kurumuna gitmeden önce AI’ya soracak.

Doktora gitmeden önce AI’ya.

Öğretmene sormadan önce AI’ya.

Bir haberi okumadan önce AI’nın özetine bakacak.

Belki siyasal tercihini belirlemeden önce bile AI’yla konuşacak.

Brezilya’nın 2026 seçimleri öncesinde AI üretimi siyasi içeriklerin ve chatbotların seçmen davranışını etkileme ihtimali üzerine yoğun bir düzenleme tartışması yaşaması bunun artık teorik bir gelecek meselesi olmadığını gösteriyor.

İşte aracı otorite burada siyasal bir meseleye dönüşür.

Çünkü bize dünyayı anlatan sistem, hangi dünyayı gördüğümüzü de etkileyebilir.


“Bizi Kim İzliyor?”dan “Bize Kim Anlatıyor?”a

Dijital gözetim çağında önemli sorulardan biri şuydu:

Bizi kim izliyor?

Platformlar davranışlarımızı izliyordu.

Algoritmalar tercihlerimizi öğreniyordu.

Veri ekonomik bir kaynağa dönüşüyordu.

Şimdi bunun üzerine başka bir katman geliyor.

Bizi izleyen sistem artık bizimle konuşuyor.

Dolayısıyla soru değişiyor:

Bize kim anlatıyor?

Ama ben bunun da son soru olduğunu düşünmüyorum.

Bir sonraki aşamada soru muhtemelen şu olacak:

Bizim yerimize kim seçiyor?

Hangi bilgiyi okumamız gerektiğini.

Hangi ürünü almamız gerektiğini.

Hangi rotayı izlememiz gerektiğini.

Hangi işe başvurmamız gerektiğini.

Belki hangi siyasi görüşün bize daha yakın olduğunu.

Belki kiminle tanışmamız gerektiğini.

Burada gözetim ile ikna birleşir.

Ve izleyen sistem, yönlendiren sisteme dönüşür.

Bence anlam güvenliği meselesinin gelecekteki en önemli boyutlarından biri burada ortaya çıkacaktır.

Çünkü toplumların önündeki problem yalnızca yanlış bilgiyle mücadele etmek olmayacak.

Kendi kanaatlerinin nasıl oluştuğunu anlayabilmek olacak.


Gerçeğin Krizi mi, Güvenin Krizi mi?

Deepfake teknolojileri geliştikçe genellikle şu kaygı dile getiriliyor:

“Artık sahte görüntüyü gerçekten ayırt edemeyeceğiz.”

Doğru.

Fakat sosyolojik olarak daha büyük bir problem olabilir.

Bir süre sonra insanlar gerçek görüntüye de inanmayabilir.

Bu durumda sahte içeriğin başarısı insanları belirli bir yalana inandırmak değildir.

Her şeyi şüpheli hâle getirmektir.

Gerçek görüntü gösterildiğinde:

“AI olabilir.”

Gerçek ses kaydı yayımlandığında:

“Üretilmiştir.”

Gerçek belge ortaya çıktığında:

“Manipüle edilmiştir.”

İşte burada hakikat krizi bir güven krizine dönüşür.

Ve güven çöktüğünde toplum yalnızca neyin doğru olduğunu tartışmaz.

Kimin doğru söyleyebileceğini de tartışmaya başlar.

Bu yüzden bugün AI üzerine yapılan çalışmaların kurumsal güven ile AI güvenini birlikte araştırması bana son derece anlamlı geliyor. Yapay zekâya ilişkin tutumlar yalnızca teknolojinin özellikleriyle değil, insanların devlet, medya, şirketler ve diğer kurumlara ilişkin genel güven dünyalarıyla da bağlantılı görünüyor.

Yapay zekâ problemi aslında bir teknoloji problemi olmaktan çıkıp toplumun kendisine duyduğu güven problemi hâline gelebilir.


Belki de Yeni Eşitsizlik “Bilgiye Ulaşmak” Değil, Bilgiyi Sorgulayabilmek Olacak

Bir zamanlar dijital eşitsizlik internete erişimi olanlarla olmayanlar arasındaydı.

Sonra dijital beceri farkından söz ettik.

Şimdi yeni bir eşitsizlik biçimi ortaya çıkabilir.

Herkes aynı yapay zekâya erişebilir.

Ama herkes ona aynı şekilde yaklaşmayabilir.

Bir kişi cevabı olduğu gibi kabul eder.

Diğeri kaynağını sorar.

Üçüncüsü karşı görüş ister.

Dördüncüsü metodolojiyi sorgular.

Beşincisi sistemin hangi varsayımla cevap verdiğini anlamaya çalışır.

Bu durumda geleceğin eğitimindeki kritik becerilerden biri yapay zekâyı kullanmak olmayacaktır.

Çocuklar zaten kullanacaktır.

Asıl beceri:

Yapay zekânın cevabına mesafe koyabilmek olacaktır.

Burada yeniden Simmel’e dönüyoruz.

Modern insanın özgürlüğü yalnızca dünyaya yaklaşabilmesinden değil, gerektiğinde ondan mesafe alabilmesinden de doğar.

Belki AI çağının özgür bireyi yapay zekâyı en fazla kullanan kişi olmayacak.

Ne zaman ona güvenmeyeceğini bilen kişi olacak.


SEARCH | ENVISION | ELUCIDATE

Search beni teknolojinin teknik kapasitesinden daha temel bir yere götürüyor:

Güvene.

İnsanların yapay zekâyı neden kullandıklarına baktığımızda cevap yalnızca “hız” veya “kolaylık” değil.

Karmaşık dünyayı daha anlaşılır hâle getirmesine güveniyoruz.

Envision ise bir sonraki aşamayı düşündürüyor.

Yapay zekâ bilgiyle insan arasındaki temel aracı hâline gelirse yalnızca çalışma alışkanlıklarımız değişmeyecek.

Otorite anlayışımız değişecek.

Uzmanlık değişecek.

Arkadaşlık değişecek.

Eğitim değişecek.

Mahremiyet değişecek.

Siyaset değişecek.

Belki toplumsal güvenin kendisi değişecek.

Elucidate ise beni başlangıçtaki soruya geri getiriyor.

Bizi artık kim ikna ediyor?

Eskiden cevabı bulmak daha kolaydı.

Bir siyasetçi.

Bir öğretmen.

Bir gazeteci.

Bir reklamcı.

Bir din adamı.

Bir bilim insanı.

Bir arkadaş.

Bugün bu insanların hepsi hâlâ var.

Fakat aralarına yeni bir ses katıldı.

Üstelik bu ses yorulmuyor.

Her konuda konuşabiliyor.

Bizim dilimizi kullanıyor.

Bizim hızımıza uyuyor.

Ve giderek bizi daha iyi tanıyor.

Bu nedenle yapay zekâ çağının asıl sorusu makinelerin düşünüp düşünemeyeceği olmayabilir.

Belki bundan daha sosyolojik bir soru vardır:

İnsanlar kendi düşüncelerinin nerede bitip kendilerine sunulan düşüncelerin nerede başladığını anlayabilecek mi?

Simmel modern insanın büyük şehir kalabalığı içinde bireyselliğini nasıl koruyacağını sormuştu.

Bugün aynı soruyu başka bir kalabalık içinde sormamız gerekiyor.

Bu kez etrafımızda yalnızca insanlar yok.

Cevaplar var.

Algoritmalar var.

Öneriler var.

Simülasyonlar var.

Ve bizimle konuşan makineler var.

Belki 21. yüzyıl insanının en önemli özgürlüklerinden biri artık konuşabilmek değil.

Kimin sesiyle düşündüğünü fark edebilmek olacak.

Search. Envision. Elucidate.


Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin