Mekke İttifakı, Türkiye–İsrail Gerilimi, Dürziler ve Ortadoğu’da Yaklaşan Yeni Düzen
Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu
Bazen birbirinden bağımsız görünen birkaç olay aynı dönemde gerçekleşir ve insanın zihninde ister istemez bir soru belirir: Acaba bunlar gerçekten birbirinden bağımsız mı?
7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de bir ortak savunma anlaşması imzalandı. Anlaşmanın en dikkat çekici yönü, taraflardan birine yapılacak silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılacağına ilişkin kolektif savunma anlayışıydı.
Kısa süre sonra, 19 Ağustos’ta İsrail uçakları Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü vurdu. İsrail, Türkiye’nin burada askerî varlık oluşturabileceğini ileri sürdü; Ankara bu iddiayı reddetti. Aynı coğrafyanın biraz daha güneyinde ise Suriye’deki Dürzi toplulukları, Şam yönetimi ve İsrail arasındaki ilişkiler giderek daha karmaşık bir hâl alıyor.
Bu olayları yalnızca askerî gelişmeler olarak okumak mümkün.
Fakat bana yeterli gelmiyor.

Çünkü haritanın üzerinde gördüğümüz askerî hareketliliğin altında çok daha derin bir toplumsal hareketlilik var. Devletler yalnızca sınırlarını korumuyor; güvenlik alanlarını genişletmeye çalışıyor. Topluluklar yalnızca kimliklerini korumuyor; belirsizlik içinde kimin kendilerini koruyabileceğini hesaplıyor. İttifaklar yalnızca dostluklardan doğmuyor; korkuların ve güvensizliklerin yönünü de gösteriyor.
Bu nedenle benim başlangıç sorum şu:
Ortadoğu’da yeni bir savaş mı yaklaşıyor, yoksa savaşın kendisinden daha büyük bir şey mi oluyor: yeni bir bölgesel düzen mi kuruluyor?
Mekke’de İmzalanan Şey Yalnızca Bir Savunma Anlaşması mı?
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı ortak savunma anlaşmasının bir NATO alternatifi olmadığı Ankara tarafından özellikle vurgulandı. Bu ayrım önemli. Fakat sosyolojik açıdan benim ilgimi çeken başka bir tarafı var.

İttifaklar bize yalnızca ülkelerin kimlerle yakınlaştığını göstermez.
Kimlere karşı kendilerini yeterince güvende hissetmediklerini de gösterir.
Suudi Arabistan sermaye ve enerji gücüne sahip. Pakistan nükleer kapasiteye sahip bir devlet. Türkiye ise güçlü bir orduya, gelişen savunma sanayiine, NATO üyeliğine ve Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’e aynı anda temas edebilen sıra dışı bir jeopolitik konuma sahip.
Bu üç kapasitenin yan yana gelmesini yalnızca askerî iş birliği olarak okumak eksik kalabilir.
Çünkü uzun yıllar Ortadoğu güvenliğinin temel varsayımlarından biri, nihai güvenlik sağlayıcının Amerika Birleşik Devletleri olduğuydu.
Şimdi bölgede başka bir soru duyulmaya başlıyor:
Ya bir gün kendi güvenliğimizi daha fazla kendimiz sağlamak zorunda kalırsak?
Mekke İttifakı’nın benim için asıl önemi burada.
Bu yapı henüz yeni bir bölgesel düzen değildir. Fakat bölge devletlerinin yeni bir düzen ihtimaline karşı pozisyon almaya başladıklarının işareti olabilir.
Birinci hipotezim bu:
Ortadoğu, dışarıdan sağlanan güvenlik düzeninden bölgesel aktörlerin birbirleriyle oluşturduğu çok katmanlı güvenlik ağlarına doğru ilerliyor.
Bu hipotez doğruysa önümüzdeki yıllarda Mekke İttifakı’nın kurumsallaştığını, ortak tatbikatların ve savunma sanayii iş birliklerinin arttığını, yeni ülkelerin yapıya yaklaşmaya başladığını görmemiz gerekir.
Bunlar gerçekleşirse artık tek bir anlaşmadan değil, yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin çekirdeğinden söz etmeye başlayabiliriz.
Ebu Zuhur: Bir Hava Üssünden Daha Fazlası
Bu noktada Ebu Zuhur Hava Üssü’nün vurulması çok daha anlamlı hâle geliyor.
Üs, Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede. İsrail, Türkiye’nin burada askerî varlık oluşturabileceği ihtimalini kendi güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirdi. Ankara ise böyle bir konuşlanma bulunduğu iddiasını reddetti.
Fakat burada benim için asıl önemli olan üste o anda Türk askerinin bulunup bulunmaması değil.
Daha önemli soru şu:
İsrail neden Türkiye’nin Suriye’de kalıcı bir askerî kapasite geliştirme ihtimalini tehdit olarak algılıyor?
Çünkü Suriye artık yalnızca Suriye değildir.
Suriye, Türkiye ile İsrail’in güvenlik tahayyüllerinin birbirine yaklaşmaya başladığı bir alandır.
Türkiye açısından istikrarlı, toprak bütünlüğünü koruyan ve kendisiyle iş birliği yapan bir Suriye önemli.
İsrail açısından ise kendi sınırlarına yakın bölgelerde hangi askerî kapasitenin oluşacağı hayati öneme sahip.
İki güvenlik anlayışı aynı coğrafyada genişledikçe bir noktada birbirine temas ediyor.
Buna sosyolojide çok sevdiğim basit bir mantıkla bakabiliriz:
Benim güvenliğimi artıran şey, karşımdakinin güvensizlik duygusunu artırabilir.
Uluslararası ilişkiler bunu “güvenlik ikilemi” olarak tanımlar.
Ben duygusal tarafını daha önemli buluyorum.
Çünkü devletler de toplumlar gibi yalnızca gerçek tehditlere değil, algılanan tehditlere göre davranırlar.
Ebu Zuhur bu nedenle yalnızca vurulmuş bir hava üssü değildir.
Türkiye ile İsrail’in güvenlik alanlarının birbirine ne kadar yaklaştığını gösteren bir işarettir.
İkinci hipotezim:
Türkiye–İsrail ilişkilerinin önümüzdeki dönemdeki asıl gerilim alanı doğrudan iki ülkenin kendi toprakları değil, Suriye olacaktır.
Bu hipotez doğruysa gelecekte Suriye’deki askerî üsler, hava sahası, silah sistemleri, eğitim faaliyetleri ve yerel gruplar üzerinden daha fazla dolaylı gerilim görmemiz gerekir.
Fakat bunun tersi de mümkün.
İki ülke güçlü bir çatışmasızlık mekanizması kurabilir ve rekabeti kontrollü tutabilir.
Aslında önümüzdeki birkaç yılın en önemli göstergelerinden biri tam olarak bu olacaktır:
Rekabet yönetilebilecek mi, yoksa güvenlik ikilemi kendi kendisini büyütecek mi?
Dürziler Neden Bu Kadar Önemli?
Haritanın biraz daha güneyine indiğimizde mesele daha da ilginçleşiyor.
Dürziler Ortadoğu’nun en özgün topluluklarından biri. Suriye, Lübnan ve İsrail başta olmak üzere farklı ülkelerde yaşayan, güçlü topluluk bağlarına sahip dinî ve kültürel bir azınlık.
Fakat burada çok önemli bir yanlış anlaşılmadan kaçınmak gerekiyor:
“Dürziler İsrail yanlısıdır” demek sosyolojik olarak fazla genelleyici olur.
İsrail’deki Dürziler ile Suriye’deki Dürzilerin tarihsel deneyimleri aynı değildir. İsrail’deki Dürzi topluluğunun devlet kurumlarıyla ve özellikle askerlikle uzun yıllara dayanan özel bir ilişkisi bulunuyor. Suriye’deki Dürzi topluluklarında ise İsrail’e yönelik tutum çok daha parçalıdır. Özellikle Süveyda’daki çatışmalar, güvenlik kaygıları ve Şam’la yaşanan gerilimler bazı grupların İsrail’e yaklaşmasına yol açarken başka Dürzi kesimleri İsrail’in kendisini “koruyucu” olarak sunmasına mesafeli yaklaşmıştır.
İşte burada sosyoloji devreye giriyor.
Bir azınlık topluluğunun davranışını yalnızca “kimi seviyor?” sorusuyla açıklayamayız.
Daha doğru soru şudur:
Kime güveniyor ve kimden korkuyor?
Bir topluluk merkezi devletin kendisini koruyacağına inanıyorsa aidiyet güçlenir.
İnanmıyorsa başka güvenlik ağları aramaya başlar.
Akrabalık.
Mezhep.
Etnik kimlik.
Yerel silahlı yapılar.
Komşu devletler.
Diaspora.
Bunların her biri devletin bıraktığı güvenlik boşluğunu doldurabilir.
Dolayısıyla Dürzi meselesi bana göre yalnızca İsrail’in Suriye politikası değildir.
Çok daha büyük bir sosyolojik sorunun küçük bir laboratuvarıdır:
Devlet zayıfladığında insanlar kime ait olur?
SDG Dağıldığında Suriye’de Ne Değişti?
Tam bu noktada Suriye’de son derece önemli başka bir gelişme yaşandı.
25 Ağustos 2026’da Mazlum Abdi, SDG’nin bağımsız askerî yapı olarak varlığının sona erdiğini açıkladı. SDG unsurlarının Suriye ordusuna ve devlet kurumlarına entegrasyonu, yalnızca kuzeydoğu Suriye’deki askerî dengeleri değiştirmedi. Bana göre Suriye’nin geleceğine ilişkin daha büyük bir tartışmanın da yönünü değiştirdi.
Çünkü SDG uzun süre yalnızca silahlı bir örgüt değildi. Kontrol ettiği toprak, yerel yönetim mekanizmaları, ekonomik kaynaklar ve ABD ile kurduğu ilişki sayesinde merkezi Şam yönetiminin dışında güçlü bir siyasal ve askerî alan oluşturmuştu.
Daha da önemlisi, Suriye’nin geleceğinin nasıl kurulacağı konusunda alternatif bir modeli temsil ediyordu:
Güçlü merkez yerine daha ademimerkeziyetçi bir Suriye.
Bu düşünce yalnızca Kürt aktörler arasında karşılık bulmuyordu. Merkezi yönetim karşısında kendi güvenliğinden endişe eden bazı Dürzi çevrelerinde de benzer bir yaklaşım gelişmişti. Nitekim Dürzi lider Hikmet el-Hicri ile Mazlum Abdi arasında temasların bulunduğu ve iki tarafın Suriye’nin geleceğinde daha ademimerkeziyetçi bir yapıya sıcak baktıkları aktarılıyordu.
Sonra dengeler değişti.
SDG kendisini feshetti ve devlet yapısına entegre oldu.
Bir anlamda Suriye’deki en güçlü alternatif askerî-siyasal merkezlerden biri Şam’la uzlaştı.
Bunun Dürziler açısından psikolojik ve siyasal sonucunu küçümsememek gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü artık Süveyda’nın önünde farklı bir Suriye beliriyor:
Merkezin zayıfladığı bir Suriye değil, merkezin yeniden güç toplamaya başladığı bir Suriye.
Tam da bu noktada Dürzi-İsrail yakınlaşmasını farklı okumak gerekiyor.
Burada yine “Dürziler İsrail yanlısıdır” gibi kolay bir genelleme yapamayız. İsrail’deki Dürzilerle Suriye’deki Dürzilerin tarihsel ve siyasal deneyimleri farklıdır. Suriye’deki Dürzi toplumunun kendi içinde de İsrail’e yaklaşım konusunda ciddi farklılıklar vardır.
Fakat özellikle 2025’te Süveyda’da yaşanan ağır çatışmalar ve sivillere yönelik ihlaller, merkezi yönetime duyulan güveni önemli ölçüde aşındırdı. İsrail’in kendisini Dürzilerin koruyucusu olarak sunması başlangıçta Dürzi toplumunun önemli kesimlerinde karşılık bulmazken, yaşanan şiddetten sonra bazı grupların tutumunda belirgin bir değişim ortaya çıktı.
Şimdi buna SDG’nin ortadan kalkmasını ekleyelim.
Ortaya sosyolojik olarak çok ilginç bir tablo çıkıyor.
Dürzilerin önündeki muhtemel iç ortaklardan biri zayıflarken dışarıdaki güvenlik sağlayıcının değeri artıyor.
Başka bir ifadeyle:
SDG’nin Şam’a yaklaşması, Süveyda’nın İsrail’e yaklaşmasını hızlandırmış olabilir.
Bunu şimdilik kesin bir sonuç olarak değil, üzerinde düşünülmesi gereken bir hipotez olarak ortaya koyuyorum.
Yeni Hipotez: İç İttifak Daraldıkça Dış İttifak Güçlenir
Hipotezim şu:
SDG’nin bağımsız askerî ve siyasal aktör olmaktan çıkması, Suriye’deki ademimerkeziyetçi blok ihtimalini zayıflatacak; bu durum Şam’a güvenmeyen Dürzi aktörlerin güvenlik garantisini ülke dışında, özellikle İsrail’de arama eğilimini güçlendirecektir.
Bunun doğrulanıp doğrulanmadığını önümüzdeki dönemde gözlemleyebiliriz.

Eğer Süveyda’daki bazı Dürzi liderlerin İsrail’le ilişkileri daha görünür hâle gelir, İsrail’in Dürzi silahlı gruplara askerî veya ekonomik desteği artar, ademimerkeziyetçilik söyleminin yerini giderek “özerklik”, “kendi kaderini tayin” veya dış güvenlik garantisi talepleri alırsa hipotez güçlenmiş olacaktır.
Nitekim SDG’nin feshedilmesinden hemen sonraki günlerde Hikmet el-Hicri’nin İsrail’le bağlara ilişkin çok daha ileri ifadeler kullanması bu açıdan dikkat çekicidir. Fakat zamanlamanın çarpıcı olması tek başına nedensellik kanıtı değildir. Asıl önemli olan bu eğilimin kalıcılaşıp kalıcılaşmayacağıdır.
Burada benim için daha büyük sosyolojik mesele başlıyor.
Bir devlet güçlendikçe bütün topluluklar kendisini daha mı güvende hisseder?
İlk bakışta cevabın “evet” olması gerekir.
Fakat her zaman öyle olmaz.
Merkezi devletin güçlenmesini kendi güvenliğinin artması olarak gören topluluklar merkeze yaklaşır.
Merkezin güçlenmesini kendi özerkliğinin veya güvenliğinin azalması olarak algılayan topluluklar ise ters yönde hareket edebilir.
Dolayısıyla aynı gelişme iki farklı toplumsal grupta tamamen farklı sonuçlar doğurabilir.
SDG açısından Şam’la bütünleşmek yeni koşullar altında güvenliğin ve siyasal varlığın korunmasının yolu hâline gelirken, bazı Dürzi aktörler açısından aynı merkezileşme süreci tehdit olarak algılanabilir.
İşte İsrail tam olarak bu güvenlik boşluğuna giriyor.
Ve burada mesele “İsrail sevgisi” olmaktan çıkıyor.
Güvenlik arayışına dönüşüyor.
Bu ayrım son derece önemli.
Çünkü insanlar ve topluluklar her zaman kendilerine en yakın olan aktörle ittifak kurmazlar.
Bazen kendilerini koruyabileceğine en fazla inandıkları aktörle ilişki kurarlar.
Bu nedenle Dürzi–İsrail yakınlaşmasını yalnızca din, mezhep veya tarih üzerinden açıklamak bana yeterli gelmiyor.
Asıl kavramın güven olduğunu düşünüyorum.
Devletin bıraktığı güven boşluğunu başka bir aktör dolduruyor.
Fakat İsrail Açısından Mesele Yalnızca Dürziler mi?
Burada analizi bir adım daha ileri taşımak gerekiyor.
İsrail açısından Dürzilerle ilişki yalnızca insani veya topluluk temelli bir mesele olmayabilir.
Çünkü SDG’nin entegrasyonu Suriye devletinin kuzeydoğuda yeniden egemenlik kurmasını güçlendirirken, Süveyda’nın da Şam’a tamamen entegre olması Suriye’nin uzun yıllardan sonra yeniden daha bütünleşmiş bir devlet hâline gelmesi anlamına gelebilir.
Türkiye açısından bu genel olarak arzu edilen bir tablo olabilir:
Tek devlet, tek ordu ve toprak bütünlüğünü koruyan Suriye.
İsrail açısından ise aynı gelişmenin güvenlik anlamı farklı okunabilir.
Kuzeyde SDG’nin devlet yapısına katılması…
Güneyde Dürzilerin Şam’la bütünleşmesi…
Türkiye’nin Suriye ordusunun kapasitesinin geliştirilmesinde daha görünür hâle gelmesi…
Bu üç süreç aynı anda gerçekleşirse İsrail’in kuzey sınırında giderek toparlanan, merkezileşen ve Türkiye ile yakın çalışan bir Suriye ortaya çıkabilir.
İşte benim bir sonraki hipotezim tam burada ortaya çıkıyor:
Türkiye ile İsrail arasındaki Suriye rekabetinin temel meselelerinden biri, Suriye’nin güçlü mü yoksa parçalı mı olacağı sorusuna dönüşebilir.
Türkiye, kendi güvenliği açısından merkezi otoritesi bulunan ve silahlı yapıların devlet içinde eritildiği bir Suriye’yi tercih ederken; İsrail’in bazı güvenlik hesapları özellikle güney Suriye’de merkezin askerî kapasitesinin sınırlandırılmasını daha avantajlı görebilir.
Eğer bu hipotez doğruysa Dürzi meselesini önümüzdeki yıllarda yalnızca bir “azınlık sorunu” olarak görmeyeceğiz.
Daha büyük bir mücadelenin parçası hâline geldiğini göreceğiz:
Suriye nasıl bir devlet olacak?
Merkezi mi?
Ademimerkeziyetçi mi?
Güçlü mü?
Zayıf mı?
Bütünleşmiş mi?
Yoksa farklı dış aktörlerin güvenlik garantileri altında fiilen bölünmüş alanlardan mı oluşacak?
SDG’nin kendisini feshetmesi bu sorulardan birine şimdilik cevap verdi.
Fakat aynı anda başka bir soruyu çok daha önemli hâle getirdi:
Kuzeydoğu merkeze dönerken güney de merkeze mi yaklaşacak, yoksa tam tersine daha fazla dışarıya mı yönelecek?
Bana göre önümüzdeki dönemde Suriye’yi anlamak için bakmamız gereken en önemli göstergelerden biri tam olarak bu olacaktır.
Çünkü bazen bir aktörün sahneden çekilmesi boşluğu ortadan kaldırmaz.
Yalnızca boşluğun başka bir yerde ortaya çıkmasına neden olur.
Kimlik Bazen İdeolojiden Önce Gelir
Modern devlet bize çok güçlü bir aidiyet biçimi sundu.
Pasaportumuz var.
Bayrağımız var.
Vatandaşlığımız var.
Ordumuz var.
Sınırlarımız var.
Fakat devlet kapasitesi zayıfladığında insanların daha eski aidiyetleri yeniden önem kazanabiliyor.
Aile.
Aşiret.
Mezhep.
Din.
Etnik topluluk.
Yerel kimlik.
Burada daha önce semboller, kolektif hafıza ve “biz” duygusu üzerine düşündüğüm meselelerle aynı noktaya geliyorum.
İnsan yalnızca güvenli olmak istemiyor.
Kendisini kimin koruduğunu bilmek istiyor.
Bu nedenle İsrail’in Dürziler üzerinden geliştirdiği koruma söylemini sadece askerî strateji olarak okumamak gerekir. Bu aynı zamanda aidiyet ve güven üretmeye yönelik bir siyasal anlatıdır.
Eğer bir devlet başka bir ülkenin sınırları içerisindeki bir topluluğa “Sizi ben koruyabilirim” diyebiliyorsa, mesele artık yalnızca askerî değildir.
Egemenliğin sosyolojik alanına girmiştir.
Üçüncü hipotezim:
Suriye’nin geleceğini belirleyecek temel meselelerden biri toprak bütünlüğünden önce “güven bütünlüğü” olacaktır.
Şam yönetimi Dürzilere, Kürtlere, Alevilere, Sünnilere, Hristiyanlara ve diğer topluluklara aynı devlet çatısı altında güvenli bir gelecek sunabilirse dış aktörlerin yerel topluluklar üzerinden alan açma imkânı azalacaktır.
Sunamazsa harita değişmese bile ülkenin sosyolojik sınırları parçalanabilir.
Bazen devletler haritada bütün görünür.
Ama insanların zihinlerinde çoktan bölünmüş olabilirler.
Türkiye İçin Asıl Risk Nerede?
Buraya kadar anlattıklarımızın Türkiye açısından en önemli tarafı tam da burada başlıyor.
Türkiye’nin Suriye politikası yalnızca askerî güvenlik meselesi değildir.
Çünkü Suriye’deki parçalanmanın sonuçları sınırda durmaz.
Göç olarak gelir.
Terör ve radikalleşme riski olarak gelir.
Ekonomik maliyet olarak gelir.
Enerji ve ticaret yollarının kesintiye uğraması olarak gelir.
Toplumsal kutuplaşma olarak gelir.
Ve en önemlisi, kimlik tartışmaları olarak gelir.
Ortadoğu’da bir kimliğin güvenlik meselesine dönüşmesi başka kimlikleri de harekete geçirebilir.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki mesele yalnızca sınır güvenliği değildir.
Toplumsal dayanıklılıktır.
Daha önce “anlam güvenliği” üzerine düşünürken üzerinde durduğum mesele tam da buydu. Bir toplumun güvenliği yalnızca sınırlarını koruyabilmesi değildir. İnsanların ortak bir gerçeklik, ortak bir gelecek ve ortak bir “biz” duygusu üretebilmesidir.
Çünkü dışarıdaki fay hatları bazen içeride karşılık bulduklarında tehlikeli hâle gelir.
Dördüncü Hipotez: Türkiye’nin Stratejik Değeri Artacak, Fakat Bunun Bir Bedeli Olacak
Önümüzdeki döneme ilişkin en güçlü tahminim bu.
Türkiye’nin stratejik değeri artacak.
Mekke İttifakı bunun göstergelerinden biri olabilir.
Suriye’deki rolü başka bir gösterge.
Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz, enerji yolları ve savunma sanayii de aynı tabloyu tamamlıyor.
Fakat jeopolitikte değer kazanmak her zaman rahatlamak anlamına gelmez.
Bazen tam tersidir.

Ne kadar merkezi hâle gelirseniz, o kadar fazla rekabetin merkezinde kalırsınız.
Bu hipotez doğrulanırsa Türkiye aynı anda ABD, Avrupa, Rusya, Çin, Körfez ülkeleri, İsrail, İran ve Türk dünyasıyla ilişkilerini yönetmek zorunda kalacaktır.
Bu çok büyük bir stratejik hareket alanı yaratır.
Ama aynı zamanda hata maliyetini yükseltir.
Türkiye’nin önündeki en zor mesele bu nedenle taraf seçmekten çok, kendi stratejik özerkliğini sürdürebilecek dengeyi kurmak olabilir.
Beşinci Hipotez: Yeni Mücadele Haritadan Önce Zihinlerde Yaşanacak
Belki de bütün bu gelişmeler içinde beni en fazla düşündüren hipotez bu.
- yüzyılın büyük mücadeleleri çoğunlukla toprak, enerji ve ideoloji üzerinden yürüdü.
- yüzyılda bunlara başka bir alan eklendi:
Anlam.
Kim mağdur?
Kim saldırgan?
Kim koruyucu?
Kim tehdit?
Hangi görüntü gerçek?
Hangi haber doğru?
Hangi topluluk kimin yanında?
Sosyal medya, yapay zekâ, algoritmalar ve dezenformasyon bu soruların cevaplarını inanılmaz bir hızla dolaşıma sokuyor.
Daha önce gözetim üzerine düşünürken sorduğum “Bizi kim izliyor?” sorusu burada başka bir soruya dönüşüyor:
Bize neyi gösteriyorlar?
Çünkü insan yalnızca gördüğüne inanmaz.
Bir süre sonra sürekli gördüğü şey üzerinden dünyayı anlamlandırmaya da başlayabilir.
Bu nedenle Türkiye’nin gelecekteki güvenlik meselelerinden biri yalnızca hava savunması veya sınır güvenliği olmayacaktır.
Toplumun ortak gerçeklik üretme kapasitesi de bir güvenlik meselesine dönüşecektir.
Bu hipotez doğrulanırsa önümüzdeki yıllarda savaşların askerî cephesi kadar dijital ve psikolojik cephesi de önem kazanacaktır.
Ve belki “milli güvenlik” kavramının içine medya okuryazarlığını, yapay zekâyı, algoritmaları, toplumsal güveni ve anlam güvenliğini çok daha güçlü biçimde yerleştirmek zorunda kalacağız.
Peki Bütün Hipotezler Doğrulanırsa?
Buraya kadar birbirinden farklı görünen gelişmeler üzerinden bazı hipotezler geliştirdim.
Mekke İttifakı geçici bir güvenlik anlaşması olmaktan çıkar ve kurumsallaşırsa…
SDG’nin lağvedilmesi Suriye’de merkezi devletin yeniden güç kazanmasının başlangıcı olursa…
Türkiye’nin Suriye üzerindeki askerî, ekonomik ve siyasal etkisi giderek artarsa…
Buna karşılık İsrail güney Suriye’de Dürziler üzerinden kendisine yeni bir güvenlik alanı oluşturmaya yönelirse…
Ebu Zuhur saldırısı münferit bir hadise değil, Türkiye ile İsrail’in Suriye’deki güvenlik alanlarının birbirine yaklaşmasının ilk güçlü işaretlerinden biriyse…
Ve bütün bunlara sosyal medya, yapay zekâ, propaganda, dezenformasyon ve kimlik siyaseti üzerinden yürüyen bir anlam mücadelesi eşlik ederse…
O zaman artık tek tek olayları tartışmıyor oluruz.
Yeni bir bölgesel sistemin doğuşunu tartışıyor oluruz.
Böyle bir ihtimal üzerinde biraz daha ileri giderek bazı kestirimlerde bulunmak istiyorum.
Bunlar kehanet değil. Sosyal bilimlerde kestirimin anlamı da zaten bu değildir. Bugün gözlemlediğimiz eğilimlerin devam etmesi hâlinde ortaya çıkabilecek sonuçları düşünmeye çalışıyorum.
Birinci Kestirim | Ortadoğu İki Kutuplu Değil, İki Güvenlik Anlayışlı Bir Bölgeye Dönüşebilir
İlk bakışta Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan ekseninin karşısına doğrudan İsrail’i koymak cazip görünebilir.
Fakat bunun fazla mekanik olacağını düşünüyorum.
Yeni yapı klasik Soğuk Savaş gibi iki bloktan oluşmayabilir. Daha karmaşık bir ayrım ortaya çıkabilir.
Bir tarafta güçlü merkezi devletleri, toprak bütünlüğünü ve devlet dışı silahlı aktörlerin tasfiyesini bölgesel istikrarın temeli olarak gören bir anlayış güçlenebilir.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki yakınlaşmanın önemli taraflarından biri burada ortaya çıkıyor.
Diğer tarafta ise kendi güvenliğini sınırlarının ötesindeki tampon bölgeler, yerel aktörler, azınlık toplulukları ve askerî üstünlük üzerinden sağlamaya çalışan farklı bir güvenlik anlayışı bulunabilir.
Bu durumda geleceğin Ortadoğu’sundaki temel tartışma yalnızca “Kim kimin müttefiki?” olmayacaktır.
Daha temel bir soru ortaya çıkacaktır:
Bölgenin güvenliği güçlü devletlerle mi, yoksa devletlerin çevresinde oluşturulan güvenlik kuşaklarıyla mı sağlanacak?
Suriye bu iki anlayışın karşılaştığı ilk büyük laboratuvarlardan biri olabilir.
İkinci Kestirim | Suriye, Türkiye–İsrail Rekabetinin Ana Sahasına Dönüşebilir
SDG’nin bağımsız askerî yapı olarak ortadan kalkması Türkiye açısından yıllardır dile getirilen “tek devlet, tek ordu” yaklaşımına yakın bir sonuç ortaya çıkarıyor.
Fakat kuzeydoğu Suriye’nin merkeze bağlanmasıyla sorun bütünüyle çözülmüş olmayabilir.
Aksine ağırlık merkezi güneye kayabilir.
Eğer Süveyda Şam’ın kontrolüne girmez ve bazı Dürzi aktörler İsrail’i güvenlik garantörü olarak görmeye devam ederse Suriye’nin kuzeyi ile güneyinde iki farklı süreç ortaya çıkabilir:
Kuzeyde bütünleşme, güneyde ayrışma.
Böyle bir durumda Türkiye ile İsrail’in Suriye’ye ilişkin güvenlik tasavvurları giderek daha fazla karşı karşıya gelecektir.
Ebu Zuhur’un önemi de tam burada ortaya çıkar.
Bir hava üssünün vurulmasından daha önemli olan, İsrail’in Türkiye’nin Suriye’deki muhtemel askerî kapasitesini kendi güvenlik hesabının konusu hâline getirmiş olmasıdır.
Bu eğilim devam ederse iki ülkenin doğrudan askerî çatışmasından önce çok daha uzun bir kontrollü stratejik rekabet dönemi görebiliriz.
Üsler.
Hava sahası.
Suriye ordusunun eğitimi.
Silah sistemleri.
İstihbarat.
Yerel aktörler.
Ekonomik nüfuz.
Diplomatik baskı.
Rekabet bütün bu alanlara yayılabilir.
Dolayısıyla benim kestirimim doğrudan Türkiye–İsrail savaşı değildir.
Daha olası gördüğüm şey, Suriye üzerinden yürüyen uzun süreli bir nüfuz ve güvenlik rekabetidir.
Üçüncü Kestirim | Dürzi Meselesi Bir Azınlık Meselesi Olmaktan Çıkabilir
Burada Dürzilerin önemi nüfuslarının büyüklüğünden kaynaklanmıyor.
Konumlarından kaynaklanıyor.
SDG’nin feshedilmesiyle Suriye’deki en güçlü alternatif askerî-siyasal yapı ortadan kalktı. Buna karşılık Süveyda merkezi yönetimin tam kontrolü dışında kalan en önemli alan hâline geldi.
Eğer bazı Dürzi aktörlerin İsrail’e yakınlaşması kalıcılaşırsa ortaya çok önemli bir emsal çıkabilir:
Bir topluluğun güvenliğini kendi devletinden değil, komşu bir devletten talep etmesi.
Bu model yalnızca Suriye açısından değil, bütün bölge açısından önemlidir.
Çünkü Ortadoğu etnik, dinî ve mezhepsel çeşitliliğin son derece yüksek olduğu bir coğrafyadır.
Bir yerde başarılı görünen dış koruyuculuk modeli başka topluluklarda da benzer beklentiler yaratabilir.
Bu nedenle Dürzi meselesini gelecekte yalnızca “Dürziler kimin yanında?” sorusuyla takip etmemek gerekir.
Daha önemli gösterge şudur:
Dürziler güvenliklerini hangi devletin ve hangi siyasal düzenin içinde tahayyül etmeye başlayacaklar?
Bu, haritanın değişmesinden önce sosyolojik haritanın değişmesi anlamına gelir.
Dördüncü Kestirim | Türkiye’nin Gücü Artarken Güvenlik Yükü de Artabilir
Bütün hipotezlerin doğrulanması Türkiye açısından ilk bakışta önemli bir stratejik kazanım ortaya çıkarabilir.
SDG sorununun çözülmesi.
Şam’da merkezi devletin güçlenmesi.
Suriye ile daha yakın askerî ilişkiler.
Mekke İttifakı’nın kurumsallaşması.
Suudi sermayesi, Pakistan’ın askerî kapasitesi ve Türkiye’nin savunma sanayii arasında daha güçlü ilişkiler.
Bütün bunlar Türkiye’nin bölgesel ağırlığını artırabilir.
Fakat burada bir paradoks var.
Güç arttıkça sorumluluk alanı da büyür.
Türkiye artık yalnızca kendi sınırını koruyan bir devlet olmaktan çıkarak Suriye’nin istikrarından Körfez güvenliğine, Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya kadar genişleyen bir coğrafyada denge üretmesi beklenen aktörlerden biri hâline gelebilir.
Bu güç kazandırır.
Ama aynı zamanda maliyet üretir.
Savunma harcamaları.
Diplomatik yük.
Askerî risk.
Ekonomik kaynak ihtiyacı.
Göç hareketleri.
Enerji güvenliği.
İç politikaya taşınabilecek bölgesel gerilimler.
Dolayısıyla Türkiye’nin gelecekteki temel sorusu “Bölgesel güç olacak mıyız?” olmayabilir.
Daha zor soru şu olabilir:
Artan bölgesel gücün maliyetini sürdürülebilir biçimde yönetebilecek miyiz?
Beşinci Kestirim | Türkiye İçin Yeni Tehlike Askerî Kuşatmadan Çok “Kimliklerin Güvenlikleştirilmesi” Olabilir
Burada sosyolojik olarak daha hassas bir alana giriyoruz.

Eğer Suriye’deki Dürzi meselesi dış güvenlik garantileri üzerinden şekillenirse bölgedeki kimlik siyaseti yeni bir aşamaya geçebilir.
Bir kimlik grubunun güvenlik problemi başka kimliklerin de kendilerini güvenlik dili üzerinden tanımlamasına yol açabilir.
Bu durum Türkiye açısından dikkatle izlenmelidir.
Çünkü mesele herhangi bir etnik veya mezhepsel grubun kendisi değildir.
Tehlike, kimliklerin dış güçlerin güvenlik politikalarının araçlarına dönüşebilmesidir.
Burada daha önce yeni toplumsal hareketler, kolektif kimlik, semboller ve toplumsal dayanıklılık üzerine düşünürken karşılaştığım aynı mesele yeniden ortaya çıkıyor:
İnsanlar kendilerini yalnızca kim oldukları üzerinden değil, kimden korktukları üzerinden de tanımlamaya başladıklarında, kimlik kolaylıkla güvenlik meselesine dönüşebilir.
Türkiye açısından geleceğin en önemli savunma mekanizmalarından biri bu nedenle yalnızca askerî kapasite olmayacaktır.
Vatandaşlık bağı.
Kurumsal güven.
Adalet algısı.
Ortak gelecek duygusu.
Toplumsal hareketlilik.
Ve insanların farklı kimlikleriyle aynı siyasal topluluğun parçası olduklarını hissedebilmeleri.
Başka bir ifadeyle:
Toplumsal dayanıklılık bir millî güvenlik kapasitesine dönüşecektir.
Altıncı Kestirim | Mekke İttifakı Savunmanın Ötesine Geçebilir
Eğer Mekke İttifakı gerçekten kurumsallaşırsa onu yalnızca askerî bir anlaşma olarak düşünmek de zamanla yetersiz kalabilir.
Çünkü kalıcı güvenlik yapıları çoğu zaman kendi ekonomik ve teknolojik ekosistemlerini üretir.
Ortak savunma sanayii projeleri.
İHA ve füze teknolojileri.
Elektronik harp.
Siber güvenlik.
Yapay zekâ.
Ortak tatbikatlar.
İstihbarat paylaşımı.
Enerji güvenliği.
Lojistik ağları.
Bunların gelişmesi hâlinde Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan üçgeni yalnızca bir savunma ittifakı değil, giderek stratejik bir üretim alanına dönüşebilir.
Bunun gerçekleşmesi Türkiye’nin konumunu önemli ölçüde değiştirebilir.
Çünkü Türkiye böylece yalnızca NATO’nun güneydoğu kanadındaki ülke olarak değil, NATO üyeliğini sürdürürken aynı zamanda başka bir bölgesel güvenlik ağının merkez aktörlerinden biri olarak hareket eder.
Bu durum Türkiye’ye stratejik özerklik sağlayabilir.
Fakat aynı zamanda ittifaklar arasındaki dengeyi yönetmeyi çok daha zor hâle getirebilir.
Yedinci Kestirim | Türk Dünyasının Jeopolitik Değeri Dolaylı Olarak Artabilir
Burada Ortadoğu’nun biraz dışına çıkmak gerekiyor.
Mekke hattının Türkiye üzerinden Kafkasya ve Orta Asya’ya açılması ihtimali önemlidir.
Türkiye’nin aynı anda NATO, Türk dünyası ve yeni bölgesel güvenlik ağları içerisinde bulunması, Anadolu’yu yalnızca coğrafi değil stratejik bir bağlantı merkezine dönüştürebilir.
Orta Koridor.
Kafkasya.
Hazar.
Orta Asya.
Pakistan.
Körfez.
Bu alanları birbirinden bağımsız haritalar olarak değil, birbirine bağlanabilecek hatlar olarak düşünürsek çok farklı bir jeopolitik resim ortaya çıkar.
Bu gerçekleşirse Türkiye’nin önemi yalnızca askerî kapasitesinden değil, farklı dünyaları birbirine bağlayabilme kapasitesinden kaynaklanacaktır.
Fakat bunun gerçekleşmesi için jeopolitik yakınlığın ekonomik, akademik, teknolojik ve toplumsal ağlarla desteklenmesi gerekir.
Yol yapmak yetmez.
O yoldan bilgi, sermaye, insan ve fikir de geçmelidir.
Sekizinci Kestirim | Asıl Mücadele “Anlam Güvenliği” Alanına Kayabilir
Ve bütün bu gelişmelerin sonunda yeniden daha önce üzerinde düşündüğüm bir kavrama geliyorum:
Anlam güvenliği.
Çünkü Türkiye ile İsrail arasında gerçek bir stratejik rekabet ortaya çıkarsa bunun yalnızca savaş uçaklarıyla yürütülmesini beklemek 20. yüzyıl mantığıyla düşünmek olur.
21. yüzyılın rekabetinde anlatılar da silahtır.
Bir görüntü.
Bir video.
Bir katliam iddiası.
Bir azınlık hikâyesi.
Bir tarih anlatısı.
Bir yapay zekâ tarafından üretilmiş görüntü.
Bir sosyal medya etiketi.
Bunlardan biri birkaç saat içerisinde milyonlarca insana ulaşabilir.
Ve toplumların kimin mağdur, kimin saldırgan, kimin koruyucu olduğuna ilişkin kanaatlerini değiştirebilir.
Daha önce gözetim toplumunu tartışırken sorduğum soru “Bizi kim izliyor?” idi.
Yeni bölgesel düzende buna başka bir soru eklemek gerekebilir:
Bize neyi, neden gösteriyorlar?
Çünkü geleceğin güç mücadelesi yalnızca toprakların kontrolü için yapılmayabilir.
Gerçekliğin nasıl algılanacağının kontrolü için de yapılabilir.
Dokuzuncu Kestirim | Türkiye’nin En Büyük Avantajı Aynı Zamanda En Büyük Riski Olabilir
Bütün hipotezler gerçekleşirse Türkiye’nin önünde çok sıra dışı bir konum ortaya çıkar.
NATO’nun içinde.
Mekke İttifakı’nın merkezinde.
Türk dünyasının önemli aktörlerinden biri.
Karadeniz’de.
Kafkasya’da.
Suriye’de.
Doğu Akdeniz’de.
Körfez’le yakın ilişkiler içinde.
Avrupa ile ekonomik olarak bütünleşmiş.
Asya’ya açılan koridorların üzerinde.
Böylesine çok katmanlı bir konum büyük güç üretir.
Fakat aynı zamanda çok sayıda fay hattının kesiştiği yerde bulunmak demektir.
Dolayısıyla Türkiye’nin 21. yüzyıldaki başarısı yalnızca ne kadar güç biriktirebildiğine bağlı olmayacaktır.
Aynı anda kaç farklı dengeyi bozmadan yönetebildiğine bağlı olacaktır.
En Uç Senaryo: Yeni Bir Bölgesel Soğuk Savaş
Şimdi kestirimi biraz daha ileri götürelim.
Eğer bütün bu eğilimler yalnızca gerçekleşmekle kalmaz, birbirlerini de beslemeye başlarsa ortaya daha sert bir senaryo çıkabilir.
Türkiye’nin Suriye’deki etkisi artar.
İsrail bunu kendi güvenliği açısından giderek daha ciddi tehdit olarak algılar.
İsrail güney Suriye’deki yerel aktörlerle ilişkilerini derinleştirir.
Türkiye buna karşı Şam’ın askerî kapasitesini daha fazla destekler.
Mekke İttifakı kurumsallaşır.
Savunma sanayii ve istihbarat iş birliği büyür.
Her iki taraf doğrudan savaştan kaçınır fakat birbirlerinin hareket alanını sınırlandırmaya çalışır.
O zaman Ortadoğu’da yeni tür bir bölgesel Soğuk Savaş ortaya çıkabilir.
Ama 20. yüzyıldakinden farklı olacaktır.
İki kapalı blok olmayacaktır.
Ticaret devam edecektir.
Diplomatik temaslar sürecektir.
Aynı ülkeler bazı konularda iş birliği yaparken başka alanlarda rekabet edecektir.
Savaş ile barış arasındaki çizgi bulanıklaşacaktır.
Ve rekabetin en yoğun yaşandığı alanlardan biri Suriye olacaktır.
Ben bunu “akışkan Soğuk Savaş” olarak adlandırmayı öneriyorum.
Çünkü taraflar belli olabilir ama cepheler sürekli değişebilir.
Fakat Daha İlginç Bir İhtimal Daha Var
Bütün bu hipotezlerin gerçekleşmesi mutlaka çatışmayla sonuçlanmak zorunda değildir.
Tam tersine ikinci bir sonuç da mümkündür.
Taraflar birbirlerinin kapasitesini gördükçe doğrudan çatışmanın maliyetini daha iyi hesaplayabilir.
Mekke İttifakı’nın caydırıcılığı artabilir.
Türkiye ile İsrail Suriye konusunda daha güçlü çatışmasızlık mekanizmaları kurabilir.
Şam, Dürzilere güvenilir anayasal ve idari güvenceler sunabilir.
Süveyda yeniden devlet yapısına entegre olabilir.
Türkiye’nin Suriye üzerindeki etkisi İsrail için tehdit olmaktan ziyade Suriye’nin kontrol edilebilir istikrarının garantilerinden biri hâline gelebilir.
Bu durumda aynı gelişmeler bizi tamamen farklı bir sonuca götürür:
Rekabet üzerinden denge.
Bu yüzden benim bütün hipotezler içerisinde izleyeceğim en önemli gösterge askerî kapasite değildir.
Güven üretme kapasitesidir.
Şam Dürzilere güven verebilecek mi?
Türkiye İsrail’e Suriye’deki varlığının İsrail güvenliğini hedeflemediğine dair inandırıcı bir çerçeve sunabilecek mi?
İsrail güvenliğini sürekli sınırlarının ötesindeki alanları kontrol ederek mi sağlamaya çalışacak?
Mekke İttifakı savunmacı caydırıcılık yapısı olarak mı kalacak, yoksa giderek daha geniş bir jeopolitik blok karakteri mi kazanacak?
Bunların cevapları hangi senaryoya gideceğimizi belirleyecek.
Son Kestirim | Harita Aynı Kalabilir, Bölge Tamamen Değişebilir
Belki de en önemli kestirimim bu.
Bütün bunların gerçekleşmesi için Ortadoğu haritasında tek bir sınırın bile değişmesi gerekmiyor.
Suriye yine Suriye olabilir.
Türkiye yine Türkiye.
İsrail yine İsrail.
Suudi Arabistan yine Suudi Arabistan.
Ama devletlerin birbirlerine bakışı, toplumların güvenlik algıları, azınlıkların aidiyetleri, askerî ittifaklar, ekonomik koridorlar ve güç merkezleri değişirse aynı haritanın üzerinde tamamen başka bir Ortadoğu ortaya çıkabilir.
Çünkü siyasi coğrafyayı yalnızca sınırlar oluşturmaz.
Güven de oluşturur.
Korku da.
Aidiyet de.
İttifaklar da.
Ve insanların geleceklerini kimin yanında gördükleri de.
Bu yüzden bütün hipotezlerim gerçekleşirse beklediğim ilk şey yeni sınırlar değildir.
Yeni bir güvenlik coğrafyasıdır.
Ve bu coğrafyanın merkezindeki ülkelerden biri Türkiye olacaktır.
Bu Türkiye’ye son derece önemli fırsatlar sunabilir.
Ama belki de Cumhuriyet tarihinin en karmaşık dış politika denklemlerinden birini de beraberinde getirebilir.
Çünkü bölgesel güç olmak bir noktaya kadar kapasite meselesidir.
Bölgesel düzen kurabilmek ise güven üretebilme meselesidir.
Ve belki birkaç yıl sonra bugün yaşananlara dönüp baktığımızda Ebu Zuhur’u, SDG’nin lağvedilmesini, Süveyda’daki Dürzi hareketliliğini ve Mekke’deki imzaları birbirinden bağımsız hadiseler olarak değil, aynı büyük dönüşümün küçük işaretleri olarak okuyacağız.
O zaman asıl sorumuz “Bu olayların hangisi daha önemliydi?” olmayacak.
Şunu soracağız:
Yeni düzen kurulurken işaretleri görebilmiş miydik?



Bir Cevap Yazın