Bizi İzleyen Kim?

George Orwell’in 1984’ünden Dijital Gözetim Toplumuna: Görülmekten Kendimizi Göstermeye

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu

George Orwell’in 1984 romanındaki en ürpertici şeyin Büyük Birader olduğunu düşünürdüm. Bugün bundan o kadar emin değilim.

Orwell’in dünyasında insanları izleyen bir iktidar vardı. Evlere yerleştirilen tele-ekranlar, Düşünce Polisi, sürekli yeniden yazılan geçmiş, yasaklanan kelimeler ve sonunda insanın zihnine kadar ulaşmaya çalışan devasa bir gözetim mekanizması… Winston Smith’in trajedisi yalnızca özgürlüğünün elinden alınması değildi. Daha kötüsü vardı: Kendi zihninin içinde bile yalnız kalamıyordu.

Roman 1949’da yayımlandığında 1984 uzak bir gelecek tasavvuruydu. Orwell totaliter rejimlerden hareket ediyor, iktidarın teknolojiyle birleşmesi hâlinde insan hayatının nereye varabileceğini düşünüyordu. Bugün Orwell’in hayal ettiği tele-ekranlardan çok daha gelişmiş cihazları cebimizde taşıyoruz. Nerede olduğumuzu bilen, ne aradığımızı hatırlayan, ne izlediğimizi kaydeden, kimlerle iletişim kurduğumuzu bilen ve giderek ne isteyebileceğimizi bizden önce tahmin etmeye çalışan teknolojilerle yaşıyoruz.

Fakat arada çok önemli bir fark var.

Winston tele-ekrandan kaçmaya çalışıyordu.

Biz ekranımızı yanımızdan ayırmak istemiyoruz.

Bence 21. yüzyıl gözetim toplumunu anlamak istiyorsak tam da bu paradokstan başlamamız gerekiyor.

Çünkü çağımızın temel meselesi artık yalnızca “Bizi kim izliyor?” sorusu değildir.

Daha rahatsız edici bir soru var:

Neden görülmek istiyoruz?


SEARCH

Orwell Aslında Neyi Görmüştü?

1984’ü yalnızca totaliter bir devlet eleştirisi olarak okumak eksik kalır. Romanın gücü, iktidarın insan üzerinde nasıl çalıştığını göstermesinde yatıyor. Okyanusya’da iktidar yalnızca insanların ne yaptığını denetlemek istemez; ne düşündüklerini, neyi hatırladıklarını ve sonunda neyin gerçek olduğuna inandıklarını da belirlemek ister.

Büyük Birader’in meşhur sloganlarından biri bütün sistemi özetler:

“Big Brother is watching you.”

İzleniyorsunuz.

Burada önemli olan gerçekten her saniye izlenip izlenmediğiniz bile değildir. Önemli olan, izleniyor olabileceğinizi bilmenizdir.

İnsan davranışını değiştirmek için bazen sürekli gözetlemek gerekmez. Gözetlenme ihtimalini insanın zihnine yerleştirmek yeterlidir.

Tam burada Orwell’den çıkıp sosyolojinin ve sosyal teorinin çok ilginç bir durağına geliyoruz.

Jeremy Bentham’ın 18. yüzyılın sonunda tasarladığı Panoptikon.

Mimari fikir son derece basitti. Ortada bir gözetleme kulesi, çevresinde hücreler. Hücrede bulunan kişi kuleyi görebilir ama kulenin içindeki gözetleyicinin kendisini o anda izleyip izlemediğini bilemez.

Dolayısıyla mahkûmın önünde iki seçenek vardır.

İzlenmediğini varsayarak davranmak.

Ya da her an izlenebileceğini düşünerek kendisini kontrol etmek.

Rasyonel olan ikincisidir.

İşte gözetimin büyük dönüşümü burada başlar.

Gardiyan artık hücrenin içinde değildir.

Gardiyan insanın zihnine taşınmıştır.


Foucault: İktidarın En Başarılı Olduğu An

Michel Foucault yıllar sonra Panoptikon’u hapishane mimarisinin ötesine taşıdı. Discipline and Punish’ta modern toplumdaki disiplin mekanizmalarını anlamanın metaforlarından biri hâline getirdi.

Okul.

Hastane.

Kışla.

Fabrika.

Hapishane.

Modern kurumların ortak özelliklerinden biri insanları yalnızca bir araya getirmeleri değildir. İnsanları sınıflandırırlar, gözlemlerler, kaydederler, karşılaştırırlar ve normalleştirirler.

Kim başarılı?

Kim başarısız?

Kim normal?

Kim problemli?

Kim üretken?

Kim kurala uyuyor?

Gözetim böylece yalnızca “bakmak” olmaktan çıkar.

Ölçme ve sınıflandırma biçimine dönüşür.

Foucault’nun asıl çarpıcı tarafı bana göre burada ortaya çıkıyor. Modern iktidarın her zaman bağırması gerekmez. Her zaman yasaklaması, cezalandırması veya zor kullanması da gerekmez.

En etkili iktidar biçimlerinden biri, insanın davranışını kendi kendine düzenlemesini sağlayandır.

Bir başka ifadeyle insanın içine küçük bir gözetmen yerleştirebilmektir.

Ve bugün bu fikri düşündüğümde aklıma hapishanelerden önce sosyal medya geliyor.


ENVISION

Panoptikon Cebimize Girerse

Sabah uyanıyoruz.

Telefonu elimize alıyoruz.

Hava durumuna bakıyoruz.

Bir mesaj gönderiyoruz.

Haritadan yol arıyoruz.

Bir restoran araştırıyoruz.

Bir ürün inceliyoruz.

Bir video seyrediyoruz.

Bir fotoğraf beğeniyoruz.

Akşam bir dizi izliyoruz.

Bunların hiçbiri tek başına olağanüstü görünmüyor.

Zaten mesele de burada.

Dijital gözetim çoğu zaman hayatımıza dramatik bir biçimde girmedi.

Son derece kullanışlı hizmetlerin içinde geldi.

Bize yol gösterdi.

Arkadaşlarımızı buldu.

Fotoğraflarımızı sakladı.

Müziğimizi seçti.

Alışverişimizi kolaylaştırdı.

Hayatımızı hızlandırdı.

Karşılığında ise küçük küçük izler bıraktık.

Konum.

Arama.

Tıklama.

Beğeni.

İzleme süresi.

Satın alma.

Bağlantı.

Tercih.

Her biri tek başına önemsiz görünebilir.

Fakat bunları yan yana koyduğunuzda ortaya başka bir şey çıkar:

Davranışsal bir portre.

Burada “herkes bizi sürekli gizlice izliyor” gibi komplocu bir yere gitmek istemiyorum. Dijital veri ekosistemi çok daha karmaşıktır; farklı şirketler, kamu kurumları, platformlar, reklam sistemleri, kullanıcı tercihleri ve hukuki düzenlemeler birbirinden farklı biçimlerde devrededir.

Benim ilgilendiğim mesele başka.

İnsan davranışının giderek daha fazla veriye dönüşmesi.

Çünkü veri yalnızca geçmişte ne yaptığımızı anlatmaz.

Yeterince veri biriktiğinde gelecekte ne yapabileceğimizi tahmin etmek için de kullanılabilir.

İşte Orwell’in dünyasıyla bizim dünyamızın yolları burada ayrılıyor.

Büyük Birader sizin itaat edip etmediğinizi bilmek istiyordu.

Dijital sistemler ise giderek ne yapacağınızı öngörmek istiyor.


Orwell’in Görmediği Şey: Gönüllü Gözetim

Bence burada 1984’ün ötesine geçmemiz gerekiyor.

Orwell’in insanı gözetlenmek istemiyordu.

Bugünün insanı ise bazen görülmemekten rahatsız oluyor.

Bir restorana gidiyoruz.

Fotoğrafını paylaşıyoruz.

Tatile çıkıyoruz.

Konumumuzu gösteriyoruz.

Koşuyoruz.

Kaç kilometre koştuğumuzu yayımlıyoruz.

Kitap okuyoruz.

Kitabı paylaşıyoruz.

Yemek yapıyoruz.

Yemeği gösteriyoruz.

Bir başarı elde ediyoruz.

Duyuruyoruz.

Bazen mutsuzluğumuzu bile görünür kılıyoruz.

Burada insanı küçümsemiyorum. Ben de aynı dijital dünyanın içindeyim. Hepimiz farklı ölçülerde bu yeni toplumsallığın parçasıyız.

Fakat sosyolojik olarak ilginç olan tam da bu.

Eskiden mahremiyet korunması gereken bir değerdi.

Bugün görünürlük de elde edilmesi gereken bir değere dönüştü.

Bu çok önemli bir değişim.

Çünkü gözetim artık yalnızca yukarıdan aşağıya işlemiyor.

Yatay olarak da birbirimizi izliyoruz.

Arkadaşımız nerede?

Kim nereye gitti?

Kim ne aldı?

Kim kiminle?

Kim başarılı oldu?

Kim kilo verdi?

Kim terfi etti?

Kim tatilde?

Ve sonra farkında olmadan kendi hayatımızı başkalarının hayatlarıyla karşılaştırıyoruz.

Büyük Birader tek bir kişiydi.

Bugün bazen hepimiz birbirimizin küçük Büyük Biraderleriyiz.


Goffman: Hayat Bir Sahneye Dönüşürse

Tam burada Erving Goffman’ın gündelik hayat sosyolojisi olağanüstü güncel hâle geliyor.

Goffman toplumsal hayatı dramaturjik bir metaforla açıklıyordu. İnsanlar farklı ortamlarda farklı benlik sunumları gerçekleştirirler. Bir “ön sahne” vardır; başkalarına gösterdiğimiz yüzümüz. Bir de “arka sahne”; performansın gevşediği, rolümüzden bir ölçüde çıktığımız alan.

Sosyal medya çağında ilginç bir şey oldu.

Ön sahne büyüdü.

Arka sahne küçüldü.

Evimizin içi ön sahneye çıktı.

Tatilimiz ön sahneye çıktı.

Yemeğimiz ön sahneye çıktı.

Çocuğumuzun doğum günü, spor yaptığımız an, okuduğumuz kitap, hatta bazen yasımız bile ön sahneye çıktı.

Bunun sonucu yalnızca mahremiyet kaybı değildir.

Daha derin bir sonuç vardır:

İnsan kendi hayatının hem oyuncusu hem seyircisi hâline gelir.

Bir anı yaşarken aynı anda onun nasıl görüneceğini düşünmeye başlarız.

Manzaraya bakmadan önce kamerayı çıkarabiliriz.

Yemeğin tadına bakmadan önce fotoğrafını çekebiliriz.

Konseri dinlerken ekranın arkasından seyredebiliriz.

Burada çok ince bir eşik var.

Bir şeyi yaşamak ile yaşadığımızı göstermek arasındaki eşik.

Ve bazen ikincisi birincinin önüne geçebiliyor.


Gözetim Kapitalizmi: Davranış Ekonomik Değere Dönüşürse

  1. yüzyıl gözetimini Orwell’den ayıran bir başka önemli nokta ekonomidir.

Shoshana Zuboff’un “gözetim kapitalizmi” kavramı tam burada önem kazanıyor. Zuboff, dijital ekonomide insan deneyiminden üretilen davranışsal verilerin tahmin ve ticari yönlendirme mekanizmalarının hammaddesine dönüşmesini tartışır.

Bu durumda çok ilginç bir ekonomik dönüşüm gerçekleşiyor.

Sanayi toplumunda fabrikalar hammaddeleri işliyordu.

Dijital ekonominin bazı modellerinde ise hammaddenin bir bölümü davranışlarımızdır.

Neye baktığımız.

Ne kadar baktığımız.

Neyi geçtiğimiz.

Neyi tekrar izlediğimiz.

Neye tıkladığımız.

Ne zaman vazgeçtiğimiz.

Bütün bunlar ekonomik değer taşıyabilir.

Bu yüzden “Bir hizmet ücretsizse ürün sizsiniz” sözü meseleyi çarpıcı biçimde anlatsa da bana biraz eksik geliyor.

Belki daha doğru soru şudur:

Ürün biz miyiz, yoksa gelecekteki davranışlarımızın tahmin edilebilirliği mi?

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü mesele yalnızca hakkımızda bilgi toplanması değildir.

Mesele, davranışlarımızın giderek daha hesaplanabilir hâle gelmesidir.


Algoritma Beni Benden Önce Tanıyabilir mi?

Bir platform size bir şarkı öneriyor.

Hoşunuza gidiyor.

Bir film öneriyor.

Onu da seviyorsunuz.

Sonra başka bir içerik.

Sonra başka biri.

Bir süre sonra sistem tercihlerinizi oldukça iyi tahmin etmeye başlıyor.

Bu son derece kullanışlı.

Ama sosyolog burada küçük bir soru sorar:

Algoritma yalnızca tercihlerimizi mi keşfediyor, yoksa zamanla tercihlerimizin oluşmasına da mı katkıda bulunuyor?

Aradaki fark muazzamdır.

Birinci durumda teknoloji bizi tanıyor.

İkinci durumda teknoloji bizi biçimlendirmeye başlıyor.

Size sürekli sevdiğiniz şeyleri gösteren bir sistem düşünün.

Bir süre sonra sevmediğiniz şeylerle karşılaşma ihtimaliniz azalır.

Farklı siyasi görüşler.

Farklı müzikler.

Farklı yaşam biçimleri.

Farklı insanlar.

Dünya giderek size benzeyen bir aynaya dönüşebilir.

Böylece gözetim meselesi mahremiyetin ötesine geçer.

Kimlik meselesine dönüşür.

Çünkü insan yalnızca seçim yapan bir varlık değildir.

Yaptığı seçimler tarafından da şekillenir.


Asıl Panoptikon Belki de Beğenilme Arzusudur

Burada gözetim tartışmasına başka bir açıdan bakmak istiyorum.

Bentham’ın mahkûmu cezalandırılmaktan korktuğu için kendisini kontrol ediyordu.

Bugünün dijital insanı bazen dışlanmaktan, görünmez olmaktan veya beğenilmemekten korktuğu için kendisini kontrol ediyor.

Bu çok farklı bir disiplin biçimi.

Ne paylaşmalıyım?

Nasıl görünmeliyim?

Bu fotoğraf yeterince iyi mi?

Bu düşünce yanlış anlaşılır mı?

Bunu yazarsam insanlar ne der?

Böylece gözetmen artık yalnızca devlet veya platform değildir.

Hayal ettiğimiz seyircidir.

Belki de Foucault’nun Panoptikon’undan daha güçlü bir mekanizma ortaya çıkmıştır.

Çünkü kule artık dışarıda değildir.

Cebimizde bile değildir.

Zihnimizdedir.


ELUCIDATE

1984 Gerçekleşti mi?

Bu soruyu zaman zaman duyuyorum.

“Orwell haklı çıktı mı?”

Bence cevap basit bir “evet” değildir.

Bugünün demokratik ve dijital toplumlarını 1984’teki totaliter Okyanusya ile özdeşleştirmek hem tarihsel hem sosyolojik olarak yanlış olur. Orwell’in dünyasında merkezi, zorlayıcı ve totaliter bir iktidar vardır. Günümüzün gözetim ekosistemi ise çok daha dağınık, ekonomik, teknolojik, hukuki ve gönüllü ilişkilerin iç içe geçtiği karmaşık bir yapıdır.

Fakat Orwell’in gördüğü temel problem hâlâ karşımızda:

Bilgi ile iktidar arasındaki ilişki.

Bir insan hakkında ne kadar çok şey bilirseniz, onun davranışlarını anlamak, sınıflandırmak, tahmin etmek ve bazı durumlarda yönlendirmek için o kadar fazla imkâna sahip olursunuz.

Bu nedenle gözetim meselesi yalnızca mahremiyet meselesi değildir.

Bir özgürlük meselesidir.

Bir iktidar meselesidir.

Bir kimlik meselesidir.

Ve bana göre giderek daha fazla bir insan olma biçimi meselesidir.


Son Söz | Büyük Birader Artık Nerede?

1984’ü kapattığımızda Büyük Birader’den uzaklaşabiliyoruz.

Telefonumuzu kapattığımızda ise durum biraz daha karmaşık.

Çünkü mesele artık yalnızca cihaz değildir.

Dijital dünyanın davranış kalıpları gündelik hayatımızın içine yerleşmiştir.

Görmek istiyoruz.

Görülmek istiyoruz.

Bilmek istiyoruz.

Bilinmek istiyoruz.

Paylaşıyoruz.

Takip ediyoruz.

Karşılaştırıyoruz.

Ve bütün bunları çoğu zaman kimse bizi zorlamadan yapıyoruz.

Belki de Orwell’in öngöremediği en büyük dönüşüm buydu.

Gözetimin baskı olmaktan çıkıp gündelik hayatın konforuna karışması.

Fakat burada teknoloji karşıtı romantik bir sonuç çıkarmak istemiyorum. Sorun akıllı telefon değildir. Sosyal medya da tek başına düşman değildir. Teknoloji insanlığın olağanüstü kapasitesinin ürünüdür ve hayatımıza tartışılmaz imkânlar kazandırmıştır.

Asıl mesele, teknolojiyi kullanırken onun bizi nasıl kullandığını da görebilecek sosyolojik mesafeyi koruyabilmektir.

SEE açısından baktığımda Search, “Bizi kim izliyor?” sorusunun arkasına geçip “Gözetim nasıl bir toplumsal ilişkiye dönüştü?” diye sormaya çağırıyor. Envision, mahremiyet ile teknolojiyi birbirinin düşmanı hâline getirmeden, insanın verisi üzerinde daha fazla söz sahibi olduğu bir dijital hayatın mümkün olup olmadığını düşündürüyor. Elucidate ise beni başlangıçtaki soruya geri getiriyor:

Belki de çağımızın en önemli gözetim problemi, birilerinin bizi izlemesi değildir.

İzlenme ihtimalini içselleştirerek kendimizi nasıl değiştirdiğimizdir.

Orwell’in dünyasında özgürlüğün karşısında Büyük Birader vardı.

Bizim dünyamızda mesele daha incelikli.

Bazen karşımızda bir devlet vardır.

Bazen bir şirket.

Bazen bir algoritma.

Bazen çevremizdeki insanlar.

Ama bazen de yalnızca kendimiz.

Bu yüzden 21. yüzyılın Panoptikon’unu tek bir kulede aramak bana artık yeterli gelmiyor. Kule dağıldı. Ekranlara, veri tabanlarına, kameralara, algoritmalara, sosyal ilişkilere ve nihayet insanın kendi zihnine yayıldı.

Belki de geleceğin en değerli özgürlüklerinden biri bu nedenle kimsenin bizi görmemesi olmayacak.

Her an görülmek zorunda olmadığımızı hissedebilmek olacak.

Çünkü insanın özgürlüğü yalnızca istediğini söyleyebilmesi değildir.

Bazen kimseye hiçbir şey söylemeden, göstermeden, kaydetmeden ve kanıtlamadan yaşayabilmesidir.

Ve belki de Orwell’in 1984’ünden bugüne kalan en önemli soru “Büyük Birader bizi izliyor mu?” değildir.

Daha zor soru şudur:

Büyük Birader ortada yokken bile neden hâlâ kendimizi izliyormuş gibi davranıyoruz?

Search. Envision. Elucidate.

Çünkü bazen özgürlüğün ilk işareti, kameranın kapalı olması değil; kamerayı unutabildiğimiz bir hayatın hâlâ mümkün olmasıdır.


Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin