Jung, Saussure ve Toplumun Görünmeyen Hafızası Üzerine
Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu
Geçenlerde zihnime oldukça basit görünen bir soru takıldı: Bir bayrak neden kumaştan daha fazlasıdır?
Sonuçta fiziksel olarak baktığınızda gördüğünüz şey bellidir. Belirli renklerde bir kumaş parçası. Ama aynı kumaş göndere çekildiğinde insanlar ayağa kalkıyor, bir askerin tabutunun üzerine örtüldüğünde yüzler değişiyor, bir spor müsabakasında binlerce insanın elinde dalgalandığında hiç tanımadığımız insanlarla birkaç dakika içinde garip bir yakınlık kurabiliyoruz.
Kumaş değişmedi.
Peki değişen ne?
Benzer bir şeyi bir alyansta da görebiliriz. Kimyasal olarak altındır. Tartıya koyabilirsiniz, gramını ölçebilirsiniz, piyasa değerini hesaplayabilirsiniz. Fakat eşinizin size taktığı alyans ile kuyumcunun vitrinindeki aynı gramajdaki yüzük aynı şey değildir. Nesne aynı olabilir; anlam aynı değildir.
Bir çocuk, yıllar önce kaybettiği annesinin küçük bir fotoğrafını cüzdanında taşıyabilir. O fotoğrafın maddi değeri belki birkaç kuruştur. Fakat ona dünyanın bütün parasını verseniz fotoğrafı satın alamayabilirsiniz.
İşte sosyoloji bana yıllardır tam da bu noktada ilginç geliyor.
Çünkü insan, yalnızca nesnelerin arasında yaşayan bir canlı değildir.
İnsan anlamların arasında yaşayan bir varlıktır.
Ve bazen anlam, nesnenin kendisinden daha gerçek hâle gelir.
Uzun zamandır kentleri, kimlikleri, toplumsal hareketleri ve kültürü düşünürken karşıma tekrar tekrar aynı mesele çıkıyor: İnsanlar neden bazı sembollere böylesine güçlü anlamlar yükler? Bir işaret nasıl kimliğe dönüşür? Bir hikâye nasıl nesiller boyunca yaşayabilir? Ve daha da ilginci, birbirlerini hiç tanımayan milyonlarca insan nasıl olur da aynı sembol karşısında benzer bir şey hissedebilir?
Bu sorunun peşinden gittiğimde yol beni dört kavramın kesiştiği oldukça ilginç bir yere götürüyor:
Kolektif bilinç. Kolektif bilinçdışı. Arketip. Sembol.
Ve bu yolun bir tarafında sosyoloji, diğer tarafında psikoloji, biraz ilerisinde ise Saussure ve göstergebilim duruyor.
Fakat bana göre mesele bunların hiçbirinden ibaret değil.
Asıl mesele şu:
Acaba sembolleri biz mi taşıyoruz, yoksa bir süre sonra semboller mi bizi taşımaya başlıyor?
SEARCH | Toplumun Bizden Önce Başlayan Hafızası
Sosyolojide “kolektif bilinç” dediğimizde ilk durak doğal olarak Émile Durkheim’dır. Durkheim’ın kastettiği şey mistik bir ortak zihin değildir. Bir toplumun üyeleri arasında paylaşılan inançların, değerlerin ve duyguların oluşturduğu, bireysel bilinçleri aşan toplumsal bir gerçekliktir.
Bunu anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok.
Bir cenazeye girdiğimizde sesimizi neden kendiliğinden alçaltırız?
Bir mahkeme salonunda neden gündelik hayatta davrandığımız gibi davranmayız?
İstiklâl Marşı başladığında neden birbirini hiç tanımayan insanlar aynı anda ayağa kalkar?
Bunların her biri için o anda birisinin bize talimat vermesi gerekmez.
Çünkü toplum yalnızca dışımızda değildir.
Bir parçası içimizdedir.
Çocukluğumuzdan itibaren hangi davranışın saygı, hangisinin ayıp, neyin kutsal, neyin sıradan, neyin kahramanlık, neyin ihanet olduğunu öğreniriz. Bir süre sonra bunları bize toplumun öğrettiğini bile unutabiliriz. Onları “doğal” zannetmeye başlarız.
Sosyolojinin büyüleyici taraflarından biri de budur zaten.
Doğal sandığımız pek çok şeyin aslında toplumsal olduğunu gösterir.
Fakat burada mesele biraz daha ilginçleşiyor.
Çünkü Durkheim’ın toplum düzeyinde sorduğu sorunun başka bir versiyonunu Carl Gustav Jung insan ruhunun çok daha derinlerinde soruyordu.
Jung’a göre insan zihni yalnızca kendi kişisel deneyimlerinden oluşmuyordu. Bireysel bilinçdışının altında insanlığın ortak psikolojik mirasına ilişkin daha derin bir katman bulunuyordu: kolektif bilinçdışı.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Durkheim’ın kolektif bilinci ile Jung’un kolektif bilinçdışı aynı şey değildir.
Birincisi sosyolojiktir; toplum tarafından üretilen ortak inançlara ve duygulara bakar.
İkincisi psikolojiktir; Jung’un insanlığın ortak psişik mirasına yerleştirdiği evrensel örüntülerle ilgilidir.
Fakat bana ilginç gelen, bu iki alanın birbirinden tamamen kopuk olmamasıdır.
Çünkü ikisinin buluştuğu çok güçlü bir alan vardır:
Semboller.
Jung’un Garip Misafirleri: Kahraman, Gölge, Anne ve Bilge
Jung’un düşüncesinin en etkileyici taraflarından biri arketiplerdir.
Arketipleri hazır resimler gibi düşünmemek gerekir. Jung açısından bunlar daha çok insan deneyiminin tekrar tekrar belirli biçimlerde ortaya çıkmasına zemin hazırlayan temel psişik örüntülerdir. Kahraman, anne, gölge, bilge ihtiyar, çocuk, trickster gibi imgelerin birbirinden çok uzak kültürlerde tekrar tekrar karşımıza çıkmasını Jung bu ortak derinlikle ilişkilendiriyordu.
Burada biraz durmak gerekiyor.
Çünkü gerçekten tuhaf bir durum var.

Neden birbirleriyle hiç karşılaşmamış medeniyetler kahraman hikâyeleri anlatıyor?
Neden kahraman çoğu zaman evinden ayrılıyor, bilinmeyene gidiyor, bir sınavdan geçiyor ve değişerek geri dönüyor?
Neden mağaralar, karanlık ormanlar, ejderhalar, büyük anneler, bilge yaşlılar, yeniden doğuşlar ve tufanlar insanlığın hikâyelerinde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor?
Belki de kültürler birbirlerinden düşündüğümüzden daha fazla etkilenmiştir. Tarih zaten bunun sayısız örneğiyle doludur.
Ama Jung’un daha rahatsız edici ihtimali başka bir şeydir:
Belki de bazı hikâyeleri sürekli yeniden anlatıyoruz çünkü insan olmak, dünyanın neresinde doğarsak doğalım, bazı temel korkuları ve umutları beraberinde getiriyor.
Doğuyoruz.
Anneden ayrılıyoruz.
Büyüyoruz.
Korkuyoruz.
Seviyoruz.
Rakiplerle karşılaşıyoruz.
Karanlık tarafımızı keşfediyoruz.
Yaşlanıyoruz.
Ölüyoruz.
Kültürler farklı olabilir.
Fakat insan olmanın bazı temel eşikleri şaşırtıcı biçimde benzerdir.
Arketipler belki de tam bu eşiklerde görünür hâle gelir.
ENVISION | Bir Sembol Ne Zaman Sadece Sembol Olmaktan Çıkar?
Tam burada Ferdinand de Saussure’ü masaya davet etmek gerekiyor.
Çünkü Jung bize sembolün neden psikolojik olarak güçlü olabileceğini düşündürürken, Saussure çok daha temel bir soru sorar:
Bir şey nasıl anlam taşır?
Saussure’ün göstergebiliminde işaret iki taraflıdır: gösteren ve gösterilen.
Basit bir örnek verelim.
“Ev” dediğimizde duyduğumuz ses veya gördüğümüz harfler gösterendir. Zihnimizde oluşan “ev” kavramı ise gösterilendir. Bu ikisi arasındaki ilişki doğanın zorunlu kıldığı bir ilişki değildir. Aynı nesneye İngilizce house, İtalyanca casa denebilmesi zaten bunu gösterir.
Demek ki anlam nesnenin içinde hazır beklemiyor.
Toplumsal olarak kuruluyor.
İşte benim için mesele burada çok ilginç bir hâl alıyor.
Jung sanki bize insanın bazı çok eski anlam örüntülerine yatkın olduğunu söylüyor.
Saussure ise bu anlamların somut işaretlerle ilişkisinin toplumsal sistem içinde kurulduğunu gösteriyor.
Durkheim da bu sistemin nasıl kolektif bir güce dönüşebildiğini anlatıyor.
Üçünü yan yana koyduğumuzda ortaya başka bir ihtimal çıkıyor:
Belki de insanın derinlerinde bazı eski hikâyeler var; toplum onlara semboller veriyor, dil ise o sembollerin nasıl okunacağını öğretiyor.
Bana göre kültür dediğimiz şeyin büyüsü biraz burada.
Bir Bayrak Neden Kumaş Değildir?
Yeniden bayrağa dönelim.
Saussure açısından bayrak bir göstergeler sisteminin parçasıdır. Rengi, biçimi ve üzerindeki işaretler toplumsal uzlaşı sayesinde anlam kazanır.
Durkheim açısından bayrak kolektif bilincin yoğunlaştığı bir temsil hâline gelebilir. Birey kendisinden daha büyük bir topluluğu onun üzerinden deneyimler.
Jung açısından baktığımızda ise mesele daha da derinleşebilir. Bayrağın etrafında kahramanlık, fedakârlık, ölüm, aidiyet, anne-vatan, koruma ve mücadele gibi çok eski insani temalar harekete geçebilir.

Aynı nesne.
Üç farklı pencere.
Ve belki de sembolün gerçek gücü tam burada ortaya çıkıyor.
Çünkü güçlü semboller yalnızca bir şeyi göstermezler.
Bir şeyi hissettirirler.
Bu nedenle insan bazen sembol için ağlar.
Bazen sembol için yürür.
Bazen sembol için savaşır.
Hatta bazen sembol uğruna ölür.
Eğer insanı yalnızca rasyonel çıkarlarını hesaplayan bir varlık olarak görürsek bunları açıklamakta zorlanırız.
İnsan ekonomik bir varlıktır, evet.
Ama aynı zamanda sembolik bir varlıktır.
Ve bana göre sosyoloji, insanın bu ikinci tarafını gözden kaçırdığında toplumun yarısını kaçırmış olur.
Arketiplerin Modern Kostümleri
Arketip ve Trickster: Jung’un düşüncesinde arketipler, kolektif bilinçdışında yer aldığı varsayılan ve farklı kültürlerde çeşitli sembol, mit ve karakterler aracılığıyla görünür hâle gelen temel psişik örüntülerdir. Trickster ise bu örüntülerden biri olarak sınırları ihlal eden, düzenle oynayan, otoriteyi tersyüz eden ve kimi zaman yarattığı kaos aracılığıyla yerleşik kabullerin çelişkilerini görünür kılan “hilebaz/düzenbozan” figürünü ifade eder.
Burada Jung’u mitoloji kitaplarında bırakmak büyük hata olur.
Çünkü arketipler gerçekten anlamlı bir analitik mercekse, onları yalnızca eski destanlarda değil bugünün dünyasında da aramak gerekir.
Bugünün kahramanı mutlaka elinde kılıç taşımaz.
Bazen bir futbolcudur.
Bazen bir girişimci.
Bazen bir aktivist.
Bazen bir asker.
Bazen bir bilim insanı.
Bazen de sosyal medyada milyonlarca kişinin takip ettiği sıradan görünümlü bir insandır.
Gölge de ortadan kaybolmadı.
Toplumlar kendi kabul etmek istemedikleri özelliklerini hâlâ “öteki”nin üzerine yansıtabilirler. Kendi korkularımızı başka gruplarda görür, kendi eksikliklerimizi düşmanlarımız üzerinden tarif ederiz.
Trickster da hâlâ aramızda.
Kuralları bozan, sistemle oynayan, ciddiyeti alaya alan, bazen düzeni sarsan bazen de düzenin ikiyüzlülüğünü ortaya çıkaran figür…
Sadece artık masallarda yaşamıyor.
Bazen bir meme’in içinde karşımıza çıkıyor.
Bazen TikTok’ta.
Bazen politik mizahın içinde.
Teknoloji değişiyor.
Platform değişiyor.
Ama insanın bazı hikâyeleri şaşırtıcı biçimde yaşamaya devam ediyor.
İşte burada benim için önemli bir tez ortaya çıkıyor:
Dijital çağ arketipleri yok etmedi. Onlara yeni kostümler giydirdi.
Sosyal Medya: Kolektif Bilincin Yeni Meydanı mı?
Bir meydan düşünün.
Eskiden insanlar orada toplanırdı.
Haber orada yayılırdı.
Dedikodu orada yapılırdı.
Siyasi konuşmalar orada dinlenirdi.
Toplumsal öfke orada görünür hâle gelirdi.
Kutlamalar da yaslar da orada paylaşılırdı.

Bugün meydanın önemli bir kısmı cebimizde.
Sosyal medya, kolektif anlam üretiminin tarihte görülmemiş hızdaki alanlarından biri hâline geldi.
Bir fotoğraf birkaç saat içinde sembole dönüşebiliyor.
Bir cümle slogana.
Bir kişi kahramana.
Başka biri düşmana.
Bir olay kolektif travmaya.
Bir hashtag kimliğe.
Burada yalnızca bilgi dolaşmıyor.
Semboller dolaşıyor.
Ve semboller duyguları da yanlarında taşıyor.
Belki de bu nedenle dijital dünyadaki mücadeleyi yalnızca “doğru bilgi-yanlış bilgi” ekseninde okumak eksik kalıyor.
Asıl mücadele bazen hangi sembolün hangi anlama geleceği üzerinde yaşanıyor.
Bir görüntünün neyi temsil ettiği.
Bir kelimenin kime ait olduğu.
Bir tarihin nasıl hatırlanacağı.
Bir kahramanın kim olduğu.
Bir mağduriyetin nasıl anlatılacağı.
Bunların hepsi sembolik mücadelelerdir.
Ve sembolik mücadeleler sonunda son derece somut toplumsal sonuçlar üretir.
ELUCIDATE | İnsan Sembolleri Üretir; Sonra Semboller İnsanı Üretir
Başlangıçta sorduğum soruya dönmek istiyorum.
Sembolleri biz mi taşıyoruz, semboller mi bizi?
Sanırım cevabım artık ikisi de.
İnsan sembol üretir.
Bir nesneye anlam verir.
Bir hikâye anlatır.
Bir ritüel oluşturur.
Sonra çocukları o sembollerin içine doğar.
Onlar artık sembolü üretmemişlerdir.
Sembol onlardan önce oradadır.
Adlarını, kahramanlarını, yaslarını, bayramlarını, korkularını ve umutlarını büyük ölçüde hazır bulurlar.
Ve bir noktadan sonra başlangıçta insanın ürettiği sembol, yeni insanları üretmeye başlar.
İşte kültürün olağanüstü döngüsü budur.
Belki de Durkheim’ın kolektif bilinci ile Jung’un kolektif bilinçdışı arasındaki en ilginç karşılaşma burada gerçekleşir. Biri toplumun insanın içine nasıl yerleştiğini, diğeri insanlığın çok eski psişik örüntülerinin bireyde nasıl yeniden ortaya çıkabileceğini düşündürür. Saussure ise aradaki köprünün önemli bir parçasını gösterir: anlamın işaretler ve farklılıklar sistemi içinde kurulması.
Ve ortaya insan çıkar.
Ne tamamen bireysel.
Ne tamamen toplumsal.
Ne yalnızca rasyonel.
Ne yalnızca bilinçdışı.
Kendinden önce kurulmuş anlamların içine doğan ama aynı zamanda onları değiştirebilen garip bir varlık.
Belki de sosyolojinin en güzel konusu hâlâ budur.
semboller-bizi-hatirliyor-mu-kolektif-bilinc-ve-toplumsal-hafiza
Bazen eski bir şehre girdiğimde taşlara bakarım.
O taşları yerleştiren insanların hiçbiri artık hayatta değildir.
Ama yaptıkları bina durur.
Sonra bir mezarlığa giderim. İsimlerin çoğunu tanımam. Fakat mezar taşındaki küçücük bir sembol, o insanın inancını, kimliğini, ait olduğu dönemi ve bazen bütün hayat hikâyesini birkaç saniyede anlatabilir.

İnsan gidiyor.
Sembol kalıyor.
Belki de medeniyet dediğimiz şey biraz budur: Ölümlü insanların, kendilerinden daha uzun yaşayacak anlamlar üretme çabası.
SEE açısından baktığımda Search beni sembolün görünen yüzünün arkasındaki görünmeyen anlamı aramaya götürüyor. Envision, birbirinden uzak görünen Jung, Durkheim ve Saussure’ü aynı masaya oturtup insanın psikolojik derinliği ile toplumsal gerçekliği arasında başka bir ilişki tahayyül etmeye çağırıyor. Elucidate ise sonunda beni oldukça basit fakat rahatsız edici bir sonuca ulaştırıyor:
Biz yalnızca dünyayı anlamlandırmıyoruz. Anlamlandırdığımız dünya da bizi biçimlendiriyor.
Belki de bu yüzden toplumların geleceğini anlamak istiyorsak yalnızca ekonomilerine, teknolojilerine, kurumlarına veya siyasal sistemlerine bakmak yetmez.
Hangi hikâyeleri anlattıklarına bakmalıyız.
Hangi kahramanları seçtiklerine.
Hangi sembollere dokunulmazlık verdiklerine.
Hangi korkuları çocuklarına aktardıklarına.
Neleri unuttuklarına ve özellikle neleri unutmamaya karar verdiklerine…
Çünkü bir toplumun gerçek biyografisi bazen tarih kitaplarında değil, sembollerinde saklıdır.
Ve belki de bundan yüzlerce yıl sonra bizi anlamaya çalışan insanlar, bugün yazdığımız raporları veya yaptığımız toplantıları okumayacaklar. Binalarımıza, hikâyelerimize, ritüellerimize, şarkılarımıza, mezar taşlarımıza, bayraklarımıza ve dijital dünyada bıraktığımız garip izlere bakacaklar.
Sonra bizim kim olduğumuzu anlamaya çalışacaklar.
Tıpkı bizim bugün geçmiş toplumlara yaptığımız gibi.
İşte bu yüzden insanın en büyük mirası yalnızca yaptığı şeyler değildir.
Yaptığı şeylere verdiği anlamdır.
Ve belki daha da iddialı söylemek gerekir:
İnsan sembolleri üretir; fakat yeterince uzun yaşayan semboller dönüp insanı üretmeye başlar.
Search. Envision. Elucidate.
Çünkü bazen kim olduğumuzu anlamanın en kısa yolu, neye baktığımızı değil; baktığımız şeyde ne gördüğümüzü sormaktır.



Bir Cevap Yazın