McDonaldlaşan Dünyada Güvenli Yaşamanın Görünmeyen Bedeli
Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu
Bazı kitapların ne anlattığını yıllar sonra unutabilirsiniz ama sizde bıraktığı ilk hissi unutmazsınız. George Ritzer’in The McDonaldization of Society kitabı benim için böyle kitaplardan biridir.
Lisans yıllarımdaydım. Sosyolojiye Giriş dersinin okumaları arasında karşıma çıkmıştı. Başlığı ilk gördüğümde, itiraf etmeliyim ki, bir fast-food zincirinin sosyolojiyle bu kadar ciddi ne ilgisi olabileceğini tam olarak anlayamamıştım. Kitabı okumaya başladığımda ise zihnimde bir şeylerin yavaş yavaş yer değiştirdiğini hatırlıyorum. Ritzer aslında McDonald’s’tan söz etmiyordu. Daha doğrusu McDonald’s onun için yalnızca bir metafordu. Anlattığı şey modern dünyanın kendisiydi.
O günlerde beni en fazla etkileyen, gündelik hayatın son derece sıradan görünen ayrıntılarının arkasında büyük bir toplumsal dönüşümün bulunabileceğini fark etmekti. Bir restoranda yemeğin kaç dakikada geldiği, porsiyonun standart olması, dünyanın farklı şehirlerinde aynı ürünün aynı tada sahip olması, çalışanların aynı cümleleri kurması… Bunların her biri tek başına önemsiz görünüyordu. Fakat Ritzer onları yan yana koyduğunda ortaya modern toplumun güçlü bir fotoğrafı çıkıyordu.
Yıllar geçti.
Bugün Ritzer’i yeniden düşündüğümde zihnimde başka bir kavram beliriyor:
Risk.
Daha doğrusu riskten kaçınma kültürü.
Çünkü bana öyle geliyor ki Ritzer’in yıllar önce tarif ettiği McDonaldlaşmış toplum ile bugün giderek güçlenen riskten kaçınma kültürü arasında düşündüğümüzden daha derin bir ilişki var.
Belki de modern insanın büyük projesi yalnızca hayatı daha verimli hâle getirmek değildi.
Hayatı sürprizsiz hâle getirmekti.
Ve belki de tam burada, farkında olmadan başka bir bedel ödemeye başladık.
SEARCH | Bir Hamburgerden Modern Topluma
Ritzer’in McDonaldlaşma tezinin düşünsel arka planında Max Weber vardır. Weber modernliği açıklarken “rasyonelleşme” üzerinde durmuştu. Modern toplum giderek hesaplayan, sınıflandıran, ölçen, kurallara bağlayan ve öngörülebilir hâle getiren bir topluma dönüşüyordu. Bürokrasi bunun en güçlü örneklerinden biriydi. Kişilerden bağımsız kurallar, görev tanımları, hiyerarşiler, dosyalar ve prosedürler modern örgütün rasyonel yapısını oluşturuyordu.

Ritzer bu düşünceyi aldı ve çok daha gündelik bir yere taşıdı.
McDonald’s.
Onun gözlemlediği sistem dört temel ilkeye dayanıyordu: verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve kontrol.
Verimlilik, bir işi mümkün olan en kısa ve en standart yoldan yapmayı gerektirir. Hesaplanabilirlik, niteliği mümkün olduğunca niceliğe çevirmeye çalışır. Öngörülebilirlik, bugün aldığınız şeyin yarın da aynı olacağı güvencesini verir. Kontrol ise insan davranışının üretebileceği belirsizliği prosedürler ve teknoloji aracılığıyla azaltır.
İlk bakışta bunların hangisine itiraz edebiliriz?
Hız kötü müdür?
Ölçebilmek kötü müdür?
Bir hizmetin öngörülebilir olması kötü müdür?
Kurumsal kontrol gereksiz midir?
Elbette değil.
Mesele zaten burada başlıyor.
McDonaldlaşmanın gücü kötü bir sistem olmasından değil, son derece makul görünmesinden kaynaklanıyor.
Fakat sosyolojinin işi bazen makul görünen şeylerin uzun vadede ne ürettiğini sormaktır.
Ben bugün bu dört ilkenin yanına beşinci bir kavram koymak istiyorum:
Riskten kaçınma.
Bunu Ritzer’in beşinci ilkesi olarak söylemiyorum. Böyle bir şey onun teorisini yanlış aktarmak olur. Benim burada yaptığım, Ritzer’den hareket ederek bugünün toplumuna ilişkin başka bir soru sormak.
Çünkü verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve kontrolün ortak bir vaadi vardır:
Belirsizliği azaltmak.
Peki belirsizliği sürekli azaltmaya çalışan bir toplum, zamanla risk almaktan da vazgeçerse ne olur?
ENVISION | Modern İnsanın Büyük Hayali: Sürprizsiz Bir Hayat
Modern toplumun büyük başarılarından biri riskleri azaltabilmiş olmasıdır. Tıp, mühendislik, hukuk, sigorta sistemleri, standartlar, denetimler ve bürokratik prosedürler sayesinde geçmişte hayatın doğal parçası kabul edilen pek çok tehlikeyi bugün önleyebiliyoruz.
Bunda tartışılacak bir şey yok.
Sorun, riski yönetmek ile riskten kaçınmayı birbirine karıştırdığımızda başlıyor.
Çünkü bunlar aynı şey değildir.
Risk yönetimi, belirsizliği tanır ve onunla yaşamayı öğrenir.
Riskten kaçınma kültürü ise belirsizliğin kendisini problem olarak görmeye başlar.
İşte Ritzer ile bağlantı tam burada kuruluyor.
McDonaldlaşmış sistem sürpriz istemez.
Çünkü sürpriz ölçülemez.
Sürpriz standartlaştırılamaz.
Sürpriz performans göstergesine kolayca çevrilemez.
Ve en önemlisi, sürpriz kontrol edilemez.
Bu nedenle modern örgütler giderek daha fazla prosedür üretir. Her ihtimal için bir form, her davranış için bir yönerge, her başarının karşılığında bir gösterge, her başarısızlığın karşılığında bir açıklama mekanizması oluşturulur.
Bir noktadan sonra araç ile amaç yer değiştirmeye başlar.
Prosedür, iyi sonuç üretmek için vardır.
Ama bir süre sonra iyi sonuç, prosedüre uymak olarak tanımlanmaya başlanır.
İşte Ritzer’in “rasyonelliğin irrasyonelliği” dediği paradoksu ben tam da burada yeniden görüyorum.
Her şeyi rasyonelleştirmeye çalışırken, bazen rasyonel sistemin kendisi irrasyonel sonuçlar üretmeye başlar.
Başarısız Olmamanın Başarı Sayıldığı Bir Dünya
Riskten kaçınma kültürünün en ilginç tarafı burada ortaya çıkıyor.
Bir kurum düşünelim.
İki yöneticisi olsun.
Birincisi on yıl boyunca hiçbir ciddi hata yapmasın. Fakat hiçbir ciddi yenilik de gerçekleştirmesin.
İkincisi on yeni fikir denesin. Yedisinde başarılı olsun, üçünde başarısız olsun.

Hangisi daha başarılıdır?
Kâğıt üzerinde cevap kolaydır.
Gerçek kurumsal hayatta ise o kadar kolay değildir.
Çünkü birçok sistem başarıyı ödüllendirdiğinden daha güçlü biçimde hatayı cezalandırır.
Böyle bir örgütsel kültürde insanlar kısa sürede görünmeyen bir şeyi öğrenirler:
En güvenli karar, karar vermemektir.
Yeni bir proje başlatmazsanız proje başarısız olmaz.
Yeni bir yöntem denemezseniz hata yapmazsınız.
Yeni bir fikir ortaya koymazsanız eleştirilmezsiniz.
Sorumluluk almazsanız sorumlu tutulmazsınız.
Ve bir süre sonra kurumun en “başarılı” insanları, en fazla değer üretenler değil; en az hata yapanlar hâline gelebilir.
Fakat burada çok ciddi bir paradoks var:
Hiç hata yapmamak ile hiçbir şey denememek, istatistiklerde birbirine şaşırtıcı derecede benzeyebilir.
Bence riskten kaçınma kültürünün en tehlikeli tarafı budur.
Vasatlığı başarısızlık olarak değil, güvenlik olarak sunabilmesi.
Hesaplanabilirlik: Ölçebildiğimiz Şeyi Değerli Sanmak
Ritzer’in hesaplanabilirlik kavramı bugün bana kitabı ilk okuduğum yıllardan çok daha anlamlı geliyor.
Çünkü içinde yaşadığımız çağ ölçmeye âşık.
Kaç yayın?
Kaç proje?
Kaç öğrenci?
Kaç müşteri?
Kaç tıklama?
Kaç takipçi?
Kaç puan?
Kaç performans göstergesi?
Bunların hepsi elbette gereklidir. Ölçmediğimiz şeyi yönetmek zordur.
Fakat burada ince bir çizgi vardır.
Ölçülebilir olan ile değerli olan aynı şey değildir.
Bir öğretmenin bir öğrencinin hayatında yarattığı dönüşümü nasıl ölçersiniz?
Bir yöneticinin kurumunda oluşturduğu güveni hangi tabloda gösterirsiniz?
Bir bilim insanının henüz kimsenin önemsemediği bir sorunun peşinden on yıl gitmesinin değerini hangi performans göstergesine yazarsınız?
Bir insanın başka bir insana verdiği cesaret kaç puandır?
Bunların ölçülmesi zordur.
Ama belki de hayatın en önemli şeylerinin önemli bir kısmı tam olarak böyledir.
McDonaldlaşma burada yalnızca kurumlarımızı değil, zihnimizi de değiştirmeye başlar.
Ölçemediğimiz şeyi görmemeye başlarız.
Göremediğimiz şeyi değersiz sanırız.
Ve sonunda değer üretmek yerine gösterge üretmeye başlayabiliriz.
Öngörülebilirlik: Güvenli Ama Renksiz
Ritzer’in üçüncü boyutu olan öngörülebilirlik belki de riskten kaçınma kültürüyle en doğrudan bağlantılı olanıdır.
McDonald’s dünyanın neresine giderseniz gidin size sürpriz yapmaz.
Bu onun başarısıdır.
Ama hayatın tamamını bu mantıkla kurmaya başladığımızda başka bir soru ortaya çıkar:

Her şeyin öngörülebilir olduğu bir dünya gerçekten yaşamak istediğimiz dünya mıdır?
Çünkü yenilik doğası gereği öngörülemezdir.
Bilimsel keşif öngörülemezdir.
Sanat öngörülemezdir.
Girişimcilik öngörülemezdir.
Aşk bile öngörülemezdir.
Hayatın bizi dönüştüren birçok şeyi, daha gerçekleşmeden önce bir performans göstergesine yazamayız.
Belki de modern toplumun trajedilerinden biri şudur:
Güvenli sistemler kurmak isterken, yeniliğin ihtiyaç duyduğu güvensiz alanları da ortadan kaldırıyoruz.
Kontrolün Paradoksu
Kontrol modern örgütün vazgeçilmezidir.
Fakat kontrol arttıkça sorumluluğun otomatik olarak arttığını düşünmek büyük bir yanılgıdır.
Bazen tam tersi olur.
İnsanların her davranışını prosedürlerle belirlediğinizde, onlara şu mesajı da verebilirsiniz:
Düşünmek zorunda değilsin. Kurala uy.
Oysa gerçek sorumluluk yalnızca kurala uymak değildir.
Bazen kuralın yetmediği yerde doğru kararı verebilmektir.
Bu nedenle aşırı kontrol, paradoksal biçimde insanın muhakeme kapasitesini zayıflatabilir.
Ve burada Weber’in demir kafesi ile Ritzer’in McDonaldlaşmış dünyası birbirine yaklaşır.
Kafes artık demirden yapılmamıştır.
Formlardan, göstergelerden, prosedürlerden, algoritmalardan ve “en iyi uygulamalardan” yapılmıştır.
Daha konforludur.
Daha hızlıdır.
Daha güvenlidir.
Belki de bu nedenle kafes olduğunu fark etmek daha zordur.
Risk Almayan Kurumların Görünmeyen Riski
Burada yazının başındaki soruya dönmek istiyorum.
Riskten kaçınmak gerçekten güvenli midir?
Bence çağımızın önemli yanılgılarından biri budur.
Çünkü risk almamak da bir risktir.
Hatta bazı dönemlerde en büyük risk, hiçbir risk almamaktır.

Değişen dünyada aynı şeyi yapmaya devam etmek güvenli görünür; fakat çevrenizdeki dünya değişiyorsa durağanlık aslında gerilemektir.
Bir üniversite yeni eğitim biçimlerini denemekten kaçınabilir.
Bir şirket yeni pazarlara girmeyebilir.
Bir kamu kurumu yeni bir hizmet modeli geliştirmeyebilir.
Bir akademisyen tartışmalı bir soruyu araştırmayabilir.
Bir genç başarısız olmaktan korktuğu için kendi fikrini hiç denemeyebilir.
Hepsinin gerekçesi makuldür:
Riskli.
Fakat zaman geçtikçe ortaya başka bir bilanço çıkar.
Kaybedilen fırsatlar.
Sorulmayan sorular.
Kurulmayan kurumlar.
Yazılmayan kitaplar.
Başlatılmayan projeler.
Gerçekleşmeyen fikirler.
Bunların hiçbirinin başarısızlık istatistiği yoktur.
Çünkü hiç gerçekleşmemişlerdir.
İşte riskten kaçınma kültürünün belki de en büyük yanılsaması budur:
Gerçekleşmeyen ihtimallerin maliyetini hesaplamaz.
ELUCIDATE | Asıl Risk Belki de Fazla Güvenli Olmaktır
Yıllar sonra Ritzer’in kitabına zihnimde yeniden döndüğümde, lisans öğrencisiyken hissettiğim o ilk rahatsızlığın ne olduğunu bugün daha iyi anlıyorum.
Ritzer bana McDonald’s hakkında bir şey öğretmemişti.
Modern insan hakkında bir şey göstermişti.
İnsan yalnızca hızlı yemek istemiyordu.
Öngörülebilir bir dünya istiyordu.
Sürprizin azaltıldığı, hatanın kontrol edildiği, niceliğin ölçüldüğü, seçeneklerin standardize edildiği bir dünya.
Ve büyük ölçüde bunu başardık.
Fakat şimdi ikinci soruyu sormamız gerekiyor:
Bunun karşılığında ne verdik?
Belki biraz yaratıcılık.
Biraz cesaret.
Biraz kendiliğindenlik.
Biraz insan muhakemesi.
Ve belki de en önemlisi, başarısız olabilme özgürlüğü.
Burada risk romantizmi yapmıyorum. Her risk alınmaya değer değildir. Kurumların görevi insanları gereksiz tehlikeye atmak değildir. Rasyonellikten vazgeçmek de çözüm değildir.
Mesele risk almak değil.
Hangi riskin alınmaya değer olduğunu ayırt edebilecek bir kültür kurabilmektir.
Çünkü olgun toplum riskten kaçan toplum değildir.
Riski anlayan, ölçen, yöneten ve gerektiğinde üstlenebilen toplumdur.
Son Söz | Hayatı Fazla Güvenli Hâle Getirirsek
Belki de Ritzer’in kitabını lisans yıllarımda ilk okuduğumda zihnimde canlanan ama o zaman tam olarak adını koyamadığım şey buydu. Modernlik bize yalnızca konfor sunmuyordu; aynı zamanda hayatın nasıl yaşanması gerektiğine dair sessiz bir model öneriyordu: hızlı ol, ölçülebilir ol, öngörülebilir ol, kontrol edilebilir ol.

Bugün buna bir kelime daha eklemek istiyorum:
Risksiz ol.
Fakat insanlık tarihine baktığımda beni düşündüren bir şey var. Büyük bilimsel keşiflerin, sanat eserlerinin, girişimlerin, toplumsal dönüşümlerin ve kişisel hikâyelerin çok azı tamamen risksiz alanlarda doğdu. Çünkü yenilik ile belirsizlik arasında koparamayacağımız bir akrabalık vardır.
Belki de asıl mesele risk ile güvenlik arasında seçim yapmak değildir.
Asıl mesele, güvenliği putlaştırmadan güvenli; riski romantikleştirmeden cesur olabilmektir.
SEE açısından baktığımda mesele benim için burada berraklaşıyor. Search, gündelik hayatımızın ardındaki görünmeyen rasyonelleşmeyi aramaya çağırıyor. Envision, hatanın bütünüyle dışlanmadığı, insanların yalnızca ölçülebilir çıktılarıyla değerlendirilmediği, kontrollü riskin kurumsal öğrenmenin parçası kabul edildiği başka bir örgüt ve toplum tahayyül etmemizi istiyor. Elucidate ise sonunda rahatsız edici ama basit bir gerçeği önümüze koyuyor:
Bir sistemin hiçbir hata üretmemesi, onun mükemmel çalıştığını göstermeyebilir.
Belki de artık hiçbir yeni şey denemediğini gösteriyordur.
Ve bana öyle geliyor ki önümüzdeki dönemde toplumları, üniversiteleri, şirketleri ve hatta bireyleri birbirinden ayıracak temel özellik ne kadar az risk aldıkları olmayacak; hangi riskleri almaya değer buldukları olacak.
Çünkü güvenli limanların bir özelliği vardır:
Gemileri fırtınadan korurlar.
Ama gemilerin yapılma nedeni limanda kalmak değildir.
Belki de McDonaldlaşmış dünyanın bize sunduğu en büyük konfor, her şeyin ne olacağını önceden bilme duygusudur. Fakat insan olmanın en büyük ayrıcalığı tam tersidir: Henüz ne olacağını bilmediğimiz bir geleceğe rağmen hareket edebilmek.
Bütün hayatı öngörülebilir hâle getirirsek hata azalabilir.
Ama ihtimal de azalır.
Ve belki de bir toplum için en büyük risk, başarısız olmak değildir.
Başarısız olma ihtimalini ortadan kaldırırken, başarma ihtimalini de ortadan kaldırdığını fark edememektir.
Search. Envision. Elucidate.
Çünkü bazen güvenli sandığımız şey bizi koruyan duvar değil, dışarı çıkmaya cesaret edemediğimiz kafestir.



Bir Cevap Yazın