Torino’dan Genova Nervi’ye, Oradan Vieste’ye Uzanan Bir Düşünce Yolculuğu
Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu
Bazı seyahatler vardır; bir şehirden diğerine gidersiniz.
Bazı seyahatler ise insanın kendi içine yaptığı yolculuğa dönüşür.
Bu satırları İtalya’nın güneyinde, Adriyatik kıyısındaki Vieste’de yazıyorum. Birkaç gün önce Torino’nun tarih kokan meydanlarında yürüyordum. Sonra Ernest Hemingway’in bir dönem nefes aldığı Ligurya kıyılarına, Genova Nervi’ye geçtim. Şimdi ise Akdeniz ile Adriyatik’in birbirine göz kırptığı bu küçük yarımadanın ucundayım.
Aslında haritaya baktığınızda birbirinden oldukça farklı üç yer.
Torino disiplinli.
Genova melankolik.
Vieste ise neredeyse zamansız.
Ama insan biraz dikkatli bakınca şehirlerin de insanlar gibi olduğunu fark ediyor. Her birinin bir karakteri, bir ruhu ve kendine özgü bir sessizliği var.
Ve bazen bir ülkeyi anlamanın yolu müzelerini gezmekten değil, o sessizlikleri dinlemekten geçiyor.
Torino: Düzenin Estetiği
Torino’da ilk hissettiğim şey düzen oldu.

Modern dünyanın birçok kentinde düzen ile ruh arasında ters bir ilişki vardır. Düzen arttıkça şehirler birbirine benzemeye başlar. Torino’da ise farklı bir durum var.
Şehir düzenli ama mekanik değil.
Kraliyet geçmişi hâlâ hissediliyor.
Uzun kemerli caddeler, birbirine açılan meydanlar ve ufka doğru uzanan perspektifler insana sanki görünmeyen bir mimarın elinden çıkmış hissi veriyor.
Mole Antonelliana’nın önünde durup yukarı baktığımda aklıma sürekli aynı düşünce geldi:
İnsanlar neden bu kadar büyük yapılar inşa eder?
Güç göstermek için mi?
Kalıcı olmak için mi?
Yoksa ölümlü olduklarını bildikleri için mi?
Belki de şehirler insanların zamana bıraktıkları imzalardır.
Ve Torino bu imzayı oldukça zarif atmış.
Hemingway’in Kıyısında
Torino’dan sonra yönümüz Ligurya kıyılarına döndü.
Genova Nervi.
İlk bakışta sıradan bir sahil kasabası gibi görünebilir.
Ama bazı yerlerin güzelliği gösterişli değildir.
Yavaş yavaş ortaya çıkar.
Nervi biraz böyledir.
Kayalıkların üzerine kurulu yürüyüş yolları, denizin sürekli değişen rengi ve insanı düşünmeye zorlayan sakinliğiyle farklı bir atmosfer yaratıyor.
Ernest Hemingway’in burada bulunmuş olması tesadüf gibi gelmedi bana.
Çünkü bazı coğrafyalar yazarı seçer.
Bazı manzaralar insanın zihnindeki gürültüyü azaltır.
Ve o sessizlikte daha önce fark etmediği düşünceler görünür hale gelir.
Denize uzun süre baktığınızda aslında hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür.
Ama her şey değişmektedir.
- Dalgalar.
- Işık.
- Rüzgâr.
- Renkler.
İnsan zihni de biraz böyledir.
Dışarıdan bakıldığında aynı görünür.
Ama içeride sürekli hareket vardır.
Ufuk Çizgisi
Nervi’den ayrıldıktan sonra uzun bir yolculuğun ardından Vieste’ye ulaştık.

İlk gün sahilde yürürken uzun süre ufka baktım.
Belki de insanlığın en eski metaforlarından biri budur.
Ufuk.
Yaklaştıkça uzaklaşan çizgi.
Çocukken ufkun bittiği yerde başka bir dünyanın başladığını düşünürdük.
Büyüyünce bunun doğru olmadığını öğreniyoruz.
Ama yine de hayatımız boyunca kendi ufuklarımızı takip etmeye devam ediyoruz.
- Kariyerlerimiz.
- Hayallerimiz.
- Projelerimiz.
- İlişkilerimiz.
Hepsi biraz ufka benziyor.
Tam ulaştığınızı düşündüğünüz anda biraz daha ileri taşınıyor.
Belki de insanı ayakta tutan şey tam olarak budur.
Ulaşmak değil.
Aramaya devam etmek.
Vieste: Zamanın Yavaşladığı Yer
Vieste’de ilk dikkatimi çeken şey zamanın akışının değişmesi oldu.
Saatler aynı hızda ilerliyor.
Ama insanlar farklı yaşıyor.
- Küçük meydanlarda oturan yaşlılar.
- Liman boyunca yürüyen aileler.
- Tekneler.
- Martılar.
- Sessiz kafeler.
Burada hayat sanki daha az acele ediyor.
Modern dünyanın en büyük paradokslarından biri şu olabilir:
Zaman kazanmak için geliştirdiğimiz bütün teknolojiler bizi daha hızlı yaşamaya zorluyor.
Oysa burada insanlar zaman kazanmaya çalışmıyor.
Zamanı yaşamaya çalışıyor.
Ve belki de aradaki fark bütün hikâyeyi değiştiriyor.
Portofino’da Bir Sosyoloji Dersi
Yolculuğun en ilginç duraklarından biri de Portofino kuşkusuz.

İlk bakışta kartpostallardan çıkmış gibi görünen bu küçük liman kasabası, aslında küreselleşmenin, turizmin ve sembolik sermayenin nasıl çalıştığını anlatan canlı bir laboratuvar gibi.
Bazı şehirler ürün üretir.
Bazıları hizmet üretir.
Bazıları ise anlam üretir.
Portofino’nun asıl ürünü manzara değildir.
İmajdır.
Bir hikâyedir.
Bir yaşam tarzı vaadidir.
Yıllardır kentler, kimlikler ve kültür üzerine çalışan biri olarak burada bir kez daha şunu düşündüm:
Gelecekte şehirlerin rekabeti fabrikalar üzerinden değil, hikâyeler üzerinden gerçekleşecek.
Çünkü insanlar artık yalnızca yaşanacak yerler değil;
anlam yükleyebilecekleri yerler arıyor.
Sonsöz
Belki de Seyahat Etmiyoruz
Bu yolculuk boyunca Torino’nun meydanlarında yürüdüm.

Nervi’de denizi izledim.
Portofino’nun renkli evlerine baktım.
Vieste’de ufka daldım.
Ama eve dönerken aklımda kalan şey şehirler olmadı.
Bir soru oldu.
Belki de seyahat ettiğimizi düşünüyoruz.
Oysa gerçekte hareket eden şehirler değil.
Biziz.
Aynı denize iki aynı insan bakamaz.
Çünkü ikinci kez bakan kişi artık ilk kişi değildir.
Belki de yolculukların gerçek anlamı budur.
Yeni yerler görmek değil.
Kendimizin eski versiyonlarını geride bırakmak.
Ve şimdi Adriyatik’in kıyısında, ufkun denizle birleştiği çizgiye bakarken bana öyle geliyor ki insan hayatı da biraz buna benziyor.
Ne kadar ilerlersek ilerleyelim, önümüzde her zaman yeni bir ufuk beliriyor.
Belki de mutluluk o ufka ulaşmakta değil.
Onu merak etmeye devam edebilmekte.
Çünkü insan bazen bir şehri görmek için yola çıkar.
Ama yolun sonunda keşfettiği şey bir şehir değil, kendisidir.
Bazen dünyanın haritasını takip ederken, aslında kendi iç haritamızı çiziyoruz.
Ufuk Çizgisinin Ötesinde
Torino’nun meydanlarından Genova Nervi’nin kıyılarına, Portofino’nun renkli evlerinden Vieste’nin dingin sularına uzanan bu yolculuk boyunca aslında şehirlerden çok daha fazlasını gördüm. Her durak bana farklı bir manzara sundu; fakat her manzara aynı soruyu fısıldıyordu:
İnsan gerçekten nereye gider?
İlk bakışta cevap basit görünür. Bir şehirden diğerine. Bir ülkeden başka bir ülkeye. Bir limandan başka bir limana.
Oysa biraz daha dikkatli bakınca yolculuğun coğrafi olmaktan çok zihinsel bir süreç olduğu anlaşılır.
SEARCH
İnsan yeni yerler görmek için değil, çoğu zaman adını koyamadığı bir şeyi aramak için yola çıkıyor. Bazen bir anlamı, bazen bir hikâyeyi, bazen de kendi içinde uzun zamandır sessiz kalan bir sesi…
ENVISION
Gördüğümüz şehirler yalnızca taş, deniz ve sokaklardan oluşmuyor. Her biri bize başka hayatların mümkün olduğunu gösteriyor. Torino düzenin estetiğini, Nervi sessizliğin gücünü, Portofino anlatının ekonomik değerini, Vieste ise zamanla kurulan ilişkinin başka türlü olabileceğini hatırlatıyor. İnsan gördüğü her manzarayla birlikte kendi hayatını da yeniden hayal etmeye başlıyor.
ELUCIDATE
Yolculuğun gerçek anlamı belki de burada ortaya çıkıyor. Çünkü insan seyahatten döndüğünde yanında yalnızca fotoğraflar getirmiyor. Dünyayı biraz daha iyi anlamaya yarayan yeni sorular getiriyor. Belki de seyahatlerin asıl hediyesi cevaplar değil, daha nitelikli sorulardır.
Bugün Adriyatik’in ufkuna bakarken bana öyle geliyor ki insan hayatı da deniz gibidir. Ufka ulaştığımızı düşündüğümüz her anda, yeni bir ufuk belirir. Bu yüzden bilgelik varılacak son bir liman bulmakta değil; aramaya devam edebilmekte, yeni ihtimalleri hayal edebilmekte ve gördüklerimize daha derin anlamlar yükleyebilmekte saklıdır.
Belki de bu yüzden seyahat etmiyoruz.
Arıyoruz.
Hayal ediyoruz.
Anlamlandırıyoruz.
Ve bazen dünyanın haritasını takip ettiğimizi sanırken, aslında kendi iç haritamızı çiziyoruz.
Çünkü bazı yolculuklar bir şehre varmakla bitmez; insanın kendisine dair yeni bir soruyla başlamış olur.



Bir yanıt yazın