Aynı Dünyada Yaşıyoruz Ama Aynı Gerçeklikte Değiliz

Wittgenstein, Derrida ve 21. Yüzyılın Görünmeyen Hakikat Savaşı

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu

Modern insanın yaşadığı en büyük paradokslardan biri, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar fazla bilgiye erişmesine rağmen ortak gerçeklik konusunda hiç olmadığı kadar zorlanıyor olmasıdır. Aynı haberi okuyoruz ama farklı sonuçlara ulaşıyoruz. Aynı görüntüyü izliyoruz ama farklı anlamlar çıkarıyoruz. Aynı şehirlerde yaşıyor, aynı seçimlere katılıyor, aynı teknolojileri kullanıyoruz; fakat giderek daha az anlaşıyoruz. Sanki aynı dünyada yaşıyoruz ama aynı gerçeklikte yaşamıyoruz.

Bu durum çoğu zaman siyasal kutuplaşma, medya etkisi, sosyal medya algoritmaları, yapay zekâ ya da dezenformasyonla açıklanıyor. Oysa bana göre mesele bunlardan daha derinde yatıyor. Çünkü insan yalnızca bilgiyle yaşayan bir varlık değildir. İnsan anlamlarla yaşayan bir varlıktır. Toplumlar da yalnızca kurumlar, yasalar ve ekonomiler üzerine kurulmaz; aynı zamanda ortak anlamlar, ortak semboller ve ortak hikâyeler üzerine inşa edilir.

Belki de bugün yaşadığımız krizin merkezinde bilgi eksikliği değil, anlamın parçalanması vardır.

Bu nedenle son yıllarda zihnim sık sık iki filozofa gidiyor: Ludwig Wittgenstein ve Jacques Derrida.

İlk bakışta birbirlerinden oldukça farklı görünürler. Biri analitik felsefenin büyük temsilcilerinden biridir. Diğeri kıta Avrupası düşüncesinin ve post-yapısalcılığın en etkili isimlerinden biridir. Biri düzen arar, diğeri düzenin içindeki boşlukları. Biri ortak anlamın nasıl mümkün olduğunu anlamaya çalışır, diğeri anlamın neden hiçbir zaman tamamlanamayacağını.

Fakat bütün farklılıklarına rağmen ikisi de aynı büyük sorunun peşindeydi:

İnsan dünyaya gerçekten ulaşabilir mi, yoksa yalnızca dil aracılığıyla kurduğu dünyalarda mı yaşar?

Bu soru ilk bakışta akademik görünebilir. Oysa biraz dikkatli bakıldığında devletlerden kimliklere, sosyal medyadan yeni toplumsal hareketlere, yapay zekâdan güvenlik politikalarına kadar uzanan çok geniş bir alanı etkilediği görülür. Çünkü insan yalnızca fiziksel bir dünyada yaşamaz. İnsan aynı zamanda anlamlar dünyasında yaşar. Ve anlamlar dünyasının hammaddesi dildir.

Belki de insanlık tarihi olayların değil, olaylara yüklenen anlamların tarihidir.


SEARCH

Hakikatin Haritasını Çizmeye Çalışan Adam

Burada ilk aşama aramaktır. Ancak bazen aradığımız şey cevap değildir. Doğru sorudur.

Ludwig Wittgenstein’ın bütün düşünsel serüveni bana bunu hatırlatır.

1889 yılında Viyana’da doğan Wittgenstein, yalnızca filozof değil, aynı zamanda bir düşünsel paradokstu. Avrupa’nın en zengin ailelerinden birinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Mühendislik eğitimi aldı, mantık çalıştı, Birinci Dünya Savaşı’na katıldı, servetinin büyük bölümünü dağıttı, köy öğretmenliği yaptı ve hayatının önemli kısmını yalnızlık içinde geçirdi. Ancak onu büyük yapan şey yaşam öyküsü değil, kendi düşüncesini yıkabilecek kadar cesur olmasıydı.

Genç Wittgenstein’ın yazdığı Tractatus Logico-Philosophicus, 20. yüzyıl düşüncesinin en iddialı eserlerinden biridir. Ona göre dünya olgulardan oluşuyordu. Dil ise bu olguların mantıksal bir temsilcisiydi. Eğer dil doğru analiz edilirse gerçekliğin yapısı da ortaya çıkacaktı. Bir anlamda dil ile dünya arasında bir ayna ilişkisi vardı.

Fakat Wittgenstein zamanla hayatın mantık kitaplarında olduğu gibi işlemediğini fark etti. İnsanlar aynı kelimeleri kullanıyor ama farklı şeyleri kastediyorlardı. Bir hâkimin kullandığı “adalet” ile bir annenin kullandığı “adalet” aynı şey değildi. Bir fizikçinin “hakikat” dediği şey ile bir din adamının “hakikat” dediği şey aynı anlam evrenine ait değildi.

İşte tam bu noktada Wittgenstein düşünce tarihinin yönünü değiştiren cümlesini kurdu:

Bir kelimenin anlamı onun kullanımındadır.

Bu cümle yalnızca felsefeyi değil, sosyolojiyi, iletişim çalışmalarını ve günümüz dijital toplumunu anlamak açısından da son derece önemlidir. Çünkü anlam artık sözlüklerde değil, yaşamın içinde bulunuyordu.

Wittgenstein buna “dil oyunları” adını verdi. Hukuk bir dil oyunuydu. Bilim bir dil oyunuydu. Siyaset bir dil oyunuydu. Her oyunun kendi kuralları vardı ve insanlar bu kuralları paylaştıkları ölçüde anlaşabiliyorlardı.

Aslında Wittgenstein’ın bütün arayışı şuydu:

İnsanlar birlikte yaşayabilmek için ortak anlamları nasıl kuruyor?


Yaşam Biçimleri: Wittgenstein’ın Görünmeyen Devrimi

Wittgenstein’ın “dil oyunları” kavramı çoğu zaman tek başına anlatılır. Oysa bu kavramı gerçekten anlamak için onun daha derin bir fikrine bakmak gerekir:

Yaşam biçimleri (forms of life).

Bana göre Wittgenstein’ın asıl devrimi burada saklıdır.

Çünkü ona göre insanlar önce dili öğrenmezler.

Önce bir yaşam biçiminin içine doğarlar.

Bir çocuğun “adalet”, “hakikat”, “ahlak”, “vatan”, “özgürlük” ya da “inanç” gibi kavramları anlamasının nedeni sözlük okuması değildir.

Bu kavramları yaşayan insanların arasında büyümesidir.

Başka bir ifadeyle anlam yalnızca kelimelerde bulunmaz.

Anlam toplumsal hayatın içinde üretilir.

İnsanlar aynı dili konuşabilir ama farklı yaşam biçimlerine ait olduklarında birbirlerini anlamakta zorlanabilirler.

Bugün dünyanın birçok yerinde yaşanan kutuplaşmaların temelinde de bu vardır.

Sorun çoğu zaman bilgi eksikliği değildir.

Sorun farklı yaşam biçimlerinin farklı anlam evrenlerinde yaşıyor olmasıdır.

Bu nedenle Wittgenstein’ın düşüncesi yalnızca dil felsefesi değildir.

Aynı zamanda güçlü bir sosyolojik teoridir.

Çünkü bize anlamın bireyin zihninde değil;

ortak yaşamın içinde üretildiğini söyler.

Bu noktada Wittgenstein son derece önemli bir uyarıda bulunur:

İnsanlar çoğu zaman kelimeler üzerinde değil,
o kelimelere hayat veren yaşam biçimleri üzerinde anlaşamazlar.

Belki de günümüzün birçok siyasal ve kültürel çatışmasının merkezinde tam olarak bu gerçek bulunmaktadır.


Dil Oyunları Neden Bu Kadar Önemlidir?

Wittgenstein’ın dil oyunları kavramı yalnızca bir dil teorisi değildir.

Aslında bir toplum teorisidir.

Çünkü bir toplumun varlığını sürdürebilmesi için insanların belirli kurallar üzerinde uzlaşabilmesi gerekir.

Mahkemelerin çalışabilmesi için “adalet” kavramının tamamen keyfi olmaması gerekir.

Bilimin ilerleyebilmesi için “kanıt” kavramının belirli bir anlam taşıması gerekir.

Demokrasinin işleyebilmesi için “seçim”, “temsil”, “özgürlük” ve “hukuk” kavramlarının ortak bir zeminde paylaşılması gerekir.

Wittgenstein’ın dünyasında dil yalnızca iletişim aracı değildir.

Toplumsal düzenin görünmeyen altyapısıdır.

Belki de bu nedenle onun düşüncesi günümüzde yeniden önem kazanmaktadır.

Çünkü ortak anlamların çözüldüğü yerde yalnızca iletişim krizi ortaya çıkmaz.

Aynı zamanda kurumsal krizler, siyasal krizler ve toplumsal güven krizleri de ortaya çıkar.

ENVISION

Dilin Altındaki Çatlakları Gören Adam

Yıllar sonra Jacques Derrida sahneye çıktığında bambaşka bir soru sordu.

1930 yılında Cezayir’de doğan Derrida, sömürge toplumunda büyüdü. Belki de bu yüzden hiçbir merkeze tam olarak güvenmedi. Hiçbir kesinliği sorgulamadan kabul etmedi. Hiçbir kavramı olduğu gibi almadı.

Ve sonunda modern düşüncenin en rahatsız edici sorularından birini ortaya attı:

Bir kelime gerçekten ne anlama gelir?

İlk bakışta cevap kolay görünür. Ancak Derrida burada durmaz.

Örneğin “özgürlük” dediğimizde neyi kastediyoruz?

Bu kavramı açıklamak için başka kelimeler kullanıyoruz. Sonra o kelimeleri açıklamak için başka kelimeler kullanıyoruz. Bu süreç sonsuza kadar devam ediyor.

Dolayısıyla anlam hiçbir zaman tamamen yakalanamıyor.

Derrida’nın ünlü différance kavramı tam da bunu anlatır. Anlam hem farklılaşır hem ertelenir. Her kelime başka bir kelimeye gönderme yapar. Her açıklama başka açıklamalar gerektirir. Her metin yeni okumalar üretir.

Bu nedenle Derrida’nın amacı hakikati yok etmek değildi.

Tam tersine.

Hakikatin düşündüğümüzden daha karmaşık olduğunu göstermekti.


Yapısöküm: Yıkmak Değil, Görünmeyeni Görmek

Derrida’nın düşüncesi çoğu zaman yanlış anlaşılmıştır. Özellikle “yapısöküm” kavramı, sanki bütün anlamları yıkmaya, bütün kurumları dağıtmaya ya da her şeyi göreceli hale getirmeye çalışan bir yaklaşım gibi sunulmuştur. Oysa Derrida’nın kastettiği şey bundan çok daha inceliklidir.

Yapısöküm, bir metni, bir kavramı ya da bir düşünce sistemini yok etmek değildir. Tam tersine, onun nasıl çalıştığını görünür hale getirmektir.

Derrida’nın temel gözlemi şuydu: İnsan düşüncesi çoğu zaman ikili karşıtlıklar üzerine kuruludur. Doğru-yanlış, akıl-duygu, merkez-çevre, erkek-kadın, söz-yazı, medeni-ilkel, gelişmiş-geri kalmış gibi karşıtlıklar yalnızca dünyayı açıklamaz; aynı zamanda dünyayı hiyerarşik biçimde düzenler. Bu karşıtlıklarda taraflardan biri genellikle üstün, diğeri ise ikincil konuma yerleştirilir.

Yapısöküm tam bu noktada devreye girer.

Bir kavramın ya da düşünce sisteminin görünürde söylediği şey ile örtük olarak varsaydığı şey arasındaki mesafeyi araştırır.

Başka bir ifadeyle Derrida şu soruyu sorar:

Bu metin ne söylüyor?

Ve daha önemlisi, neyi söylemeden varsayıyor?

Bu nedenle yapısöküm, bir metni okumaktan çok onu dinlemeye benzer. Çünkü bazen bir metnin en önemli kısmı yazdıkları değil, sustuklarıdır.

Bu yaklaşım yalnızca felsefeyi değil; sosyolojiyi, siyaseti, hukuku ve kültürel çalışmaları da derinden etkilemiştir. Çünkü her toplumsal düzen belirli anlamları görünür kılarken bazı anlamları görünmez hale getirir. Her anlatı bir merkezi güçlendirirken başka sesleri periferide bırakır.

Belki de Derrida’nın en büyük katkısı burada yatmaktadır.

O bize anlamların nasıl kurulduğunu değil yalnızca;

aynı zamanda nasıl dışlamalar üreterek kurulduğunu da göstermiştir.


Dil Bir Ev mi, Bir Labirent mi?

Bence Wittgenstein ile Derrida arasındaki görünmez düello tam burada başlar.

Wittgenstein için dil yaşadığımız evdir.

Derrida için dil içinde dolaştığımız labirenttir.

Wittgenstein ortak anlamın mümkün olduğunu düşünür.

Derrida ortak anlamın mümkün olsa bile hiçbir zaman tamamlanamayacağını.

Wittgenstein toplumsal düzenin filozofudur.

Derrida düşünsel özgürlüğün.

Wittgenstein köprüyü inşa eder.

Derrida köprünün altındaki çatlakları gösterir.

Belki de ikisi aynı dağın farklı yüzlerine bakıyordu.


Sosyolojik İmgelem: Aslında Ne Tartışıyorlardı?

Bu tartışmayı yalnızca dil felsefesi olarak okumuyorum.

Bana göre bu tartışma modern toplumun geleceğiyle ilgilidir.

Wittgenstein’ın dünyası kurumlara daha fazla güvenir. Ortak dil oyunlarına güvenir. Toplumun birlikte yaşayabileceğine inanır.

Derrida’nın dünyası ise daha temkinlidir. Her kurumun kendi kör noktaları olduğunu hatırlatır. Her anlatının dışarıda bıraktığı birileri olduğunu gösterir. Her düzenin sorgulanabilir olduğunu söyler.

Bugün dünyaya baktığımızda her iki düşünürün de haklı çıktığını görüyoruz.

Bir tarafta kurumlara ihtiyaç duyuyoruz.

Diğer tarafta kurumları sorgulamaya da ihtiyaç duyuyoruz.

Bir tarafta ortak gerçeklik arıyoruz.

Diğer tarafta bu gerçekliğin nasıl üretildiğini anlamaya çalışıyoruz.

ELUCIDATE

Ortak Hakikatin Sonu mu?

Belki de bugün yaşadığımız en büyük dönüşüm tam burada ortaya çıkıyor.

Modern toplumlar uzun süre ortak hakikat fikri üzerine inşa edildi.

Bilim ortak hakikat üretiyordu.

Mahkemeler ortak hakikat üretiyordu.

Üniversiteler ortak hakikat üretiyordu.

Devletler ortak hakikat üretiyordu.

Bugün ise aynı olay hakkında onlarca farklı gerçeklik dolaşıma girebiliyor.

Bir video aynı anda hem kanıt hem manipülasyon olarak okunabiliyor.

Bir haber aynı anda hem gerçek hem kurgu olarak yorumlanabiliyor.

Bu yalnızca siyasal bir kriz değildir.

Bu aynı zamanda anlamın merkezsizleşmesidir.

Ve belki de Derrida’nın işaret ettiği parçalanma ile Wittgenstein’ın ihtiyaç duyduğu ortak anlam zemini arasındaki gerilim bugün hiç olmadığı kadar görünür hale gelmiştir.


Yeni Toplumsal Hareketler ve Anlam Mücadelesi

Uzun yıllardır yeni toplumsal hareketler üzerine çalışan bir akademisyen olarak beni en çok düşündüren meselelerden biri budur.

Çünkü günümüzün hareketleri çoğu zaman ekonomik çıkarlar etrafında değil, anlamlar etrafında örgütlenmektedir.

  • Çevre hareketleri.
  • Kimlik hareketleri.
  • Dijital aktivizm.
  • Toplumsal cinsiyet tartışmaları.
  • Kültürel muhafazakârlık.
  • Göç karşıtı hareketler.

Bu hareketlerin önemli bir kısmı kaynak paylaşımından çok gerçekliğin nasıl tanımlanacağı üzerinden mücadele etmektedir.

Başka bir ifadeyle artık yalnızca siyasal alan değil;

anlam alanı da mücadele alanına dönüşmüştür.


Yapay Zekâ Neden Derrida’nın Kâbusu, Wittgenstein’ın Deneyi Olabilir?

Bugün ilk kez insanlık dili insan olmayan sistemlerle paylaşmaya başladı.

Yapay zekâ metin yazıyor.

Şiir yazıyor.

Makale üretiyor.

Görsel oluşturuyor.

Peki anlamı da üretebiliyor mu?

Wittgenstein yaşasaydı muhtemelen şöyle sorardı:

Bu sistem hangi dil oyununun içinde?

Derrida ise muhtemelen şu soruyu sorardı:

Eğer anlam zaten sürekli erteleniyorsa, yapay zekâ ile insan arasındaki fark tam olarak nerede başlıyor?

Bence önümüzdeki yüzyılın temel tartışmalarından biri bu olacak.

Çünkü gelecekte mücadele bilgi üzerinde değil;

anlam üzerinde gerçekleşecek.


Sonsöz

İnsan Dilin İçinde Yaşar

Yıllardır kentleri, kimlikleri, yeni toplumsal hareketleri, teknolojiyi ve kültürü inceliyorum. Ne kadar farklı konuya bakarsam bakayım sonunda aynı yere dönüyorum:

İnsan dünyayı olduğu gibi yaşamıyor.

İnsan dünyayı anlattığı biçimde yaşıyor.

Bir şehir önce anlatılıyor, sonra inşa ediliyor.

Bir millet önce anlatılıyor, sonra kuruluyor.

Bir gelecek önce anlatılıyor, sonra gerçekleşiyor.

Belki de Wittgenstein’ın bize bıraktığı en önemli miras, birlikte yaşayabilmek için ortak anlamlara ihtiyaç duyduğumuzu göstermesidir.

Belki de Derrida’nın bize bıraktığı en önemli miras ise o anlamları mutlaklaştırdığımız anda düşünmeyi bırakacağımızı hatırlatmasıdır.

Ve bana öyle geliyor ki çağımızın temel sorusu artık “Hakikat nedir?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Ortak bir hakikat mümkün müdür?

Çünkü aynı dünyada yaşayıp farklı gerçekliklerde yaşamaya başladığımız gün, yalnızca bir iletişim krizine değil, bir medeniyet krizine de girmiş oluruz.

Belki de insanlığın en büyük problemi hiçbir zaman bilgi eksikliği olmadı.

Asıl problem, anlam ile hakikat arasındaki mesafeyi nasıl yöneteceğimizi bilememekti.

Wittgenstein bu mesafeyi azaltmaya çalıştı.

Derrida ise o mesafenin hiçbir zaman tamamen kapanmayacağını gösterdi.

Ve belki de bilgelik ikisinden birini seçmekte değil;

ikisinin arasında yürüyebilmektedir.

  • Ortak anlamlar kurabilecek kadar güvenmek.
  • Ama o anlamları gerektiğinde sorgulayabilecek kadar özgür kalmak.

Çünkü bazen insanın en büyük hapishanesi duvarlar değildir.

Kullandığı kavramlardır.

Ve bazen özgürlük, yeni bir yere gitmekle değil;

aynı dünyaya yeni bir dil ile bakabilmekle başlar.


Belki de gelecek yüzyıllar geriye dönüp bizim çağımıza baktığında, bugün yaşadığımız dönemi yapay zekânın yükselişiyle, dijital devrimle ya da küresel güç mücadeleleriyle hatırlamayacak. Belki de tarihçiler bu dönemi çok daha farklı bir isimle anacaklar:

Ortak Anlamın Çözülüş Çağı.

Çünkü insanlık tarihinde ilk kez bilgi üretme kapasitemiz, ona ortak anlam verebilme kapasitemizi aşmış durumda. Veri çoğalıyor ama bilgelik aynı hızla artmıyor. İletişim ağları genişliyor ama ortak anlayış daralıyor. Birbirimize her zamankinden daha yakınız, fakat aynı gerçeklikten her zamankinden daha uzağız.

İşte bu yüzden Wittgenstein ile Derrida arasındaki görünmez tartışma yalnızca bir felsefe tartışması değildir; bu tartışma aslında insanlığın geleceğinin hangi yönde şekilleneceğine dair bir medeniyet tartışmasıdır.

Eğer ortak anlam üretemezsek toplumlar parçalanacak;

eğer anlamı sorgulamayı bırakırsak özgürlüğümüzü kaybedeceğiz.

Belki de 21. yüzyılın en büyük görevi, bu iki uç arasında yeni bir denge kurabilmektir.

Çünkü insanlığın geleceğini belirleyecek olan şey artık yalnızca teknolojiye ne kadar hükmettiğimiz değil, anlama ne kadar hükmedebildiğimizdir.

Ve belki de önümüzde duran en büyük soru hâlâ cevabını bekliyor:

İnsanlık bilgi çağını başarıyla geçti.

Peki anlam çağını geçebilecek mi?


Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin